• Aslı R. Topuz

Adalet Tandemi

19.yüzyılda yaşanan korkunç bir iş kazası, nöroloji ve psikolojinin önünü açar. Phineas Gage isimli bir demiryolu işçisinin kafasına bir demir çubuk saplanır. Hayatta kalışı mucizedir, ancak kazadan sonra kişiliği tamamen değişir. Onu tanıyanlar ikisinin asla aynı kişi olamayacağını düşünür. Kazadan önce kibar, konuşması düzgün ve insan canlısı biriyken, kazadan sonra küfürbaz ve insanları ürküten biri olur. Yıllar içinde bu tür vakalar, kafanın farklı yerlerine alınan darbelerin farklı zihinsel/sosyal becerileri etkilediğini ve şaşırtıcı kişilik değişikliklerine yol açtığını göstermiştir. Ancak, böyle bir kaza yaşanana kadar, doktorlar konuşma veya davranış bozukluklarının tedavisinde beyini nasıl ele almaları gerektiğini keşfedememişti. Ünlü Hannibal filminde, aynı zamanda psikiyatrist olan seri katil Dr. Lecter’ın bir kurbanının kafatasını daha hayattayken açıp beyninin ön kısmında bir bölgeyi yerken “Burası nezaket kurallarıyla ilgili lezyon, sen eksikliğini pek duymayacaksın” şeklinde espri yapması, Phineas Gage vakasına bir atıftır.


Hayatın içindeki birçok sebep-sonuç iliskisi de bu şekilde gizemlidir. Çoğu şeyin sebebi, bakmayı akıl etmediğimiz yerlerde saklıdır. Veya aşırı basit, aşırı açık seçik oldukları için, gözümüzün önünde durdukları halde onları görmeyiz. Bazen de zihnimiz merak etmemek üzere formatlandığı için birşey aramamız gerektiğini farketmeyiz. O yüzden kazalar gibi dışardan ve hesaplanmadık şeylerin bizi kuşatan epistemeyi yırtması gerekir. Kazalar, dikkatimizi olguların yatağına çevirir. (Mesela Susurluk, Türkiye siyasetinin Phineas Gage vakası olabilir.) Gerçekliğin bir nehir gibi üzerinde aktığı bu yataklar, sadece yüzeyde öbekleşen problemlerin değil, onların yine yüzeyde ilişkilendiği sebeplerinin de ortaya çıkarıcısıdır. Özetle, hem olgular hem de görünür sebepleri, gerçeğin yatağı üzerinde birlikte akar. Yatak değiştirilirse, problemlerle görünür sebepleri arasındaki bağlar rahatça koparılabilir. Ve problemler kendiliğinden dağılarak yok olur.

Türkiye’deki adaletsizlik problemi de böyle. İnsanlar bunu açıklamaya çalışırken cehalet, dış güçler, ideolojik sebepler, vatana ihanet, terör sorunu gibi çeşitli değişkenlere atıfta bulunuyor. Hepsinin adaletsizlik problemiyle teması olsa bile, bu değişkenlerin kendisi de birer sonuç. Asıl neden yine hepsinin üzerinde birlikte aktığı yatak. Bu yatak öyle şekillenmiş ki, dağıtımsal adalet ile ıslah edici adalet ne yazıkki bir tandem bisiklet halini almış. Bağımsız olmaları, ayrı yönlere gitmeleri gerekirken, birleşmiş birbirlerini döndürüyorlar. Tüm dünyadaki adaletsizliklerin ortak kök nedeni budur.


Biraz daha açalım. Adaletin iki ayağı vardır: Dağıtımsal adalet ve ıslah edici adalet. Dağıtımsal adalet, sosyo-ekonomik fayda ve insani onurların paylaşımındaki adalettir: Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim, kamuda istihdam hakkı, tüm kimlik ve aidiyetlerin yönetimde saygın temsiliyeti ve hayatta eşit görünürlüğü, vergi adaleti gibi birçok konu, dağıtımsal adaletin kapsamındadır. Islah edici adalet ise suçlar ve cezalarının tespitine ilişkindir. Ne zamanki ıslah edici adalet, bağımsız olması gereken dağıtımsal adaletin yörüngesine girer, o zaman zulüm sistemin doğal öğesi haline gelir ve çözülmemesi sorun olarak görülmez. Yani bir ülkedeki tüm sosyo-ekonomik faydalar belli bir kesimi kayıracak şekilde taksim ediliyorsa, bu kez ıslah edici adalet de yine o ayrıcalıklı sınıfın kayırılmasına, aynı suçlarda onların ve diğerlerinin farklı cezalanmasına yarayacak şekilde dizayn edilir. (Mesela kemalistler gerçekten darbe yaptığında katiyyen cezalandırılmazken, Cemaatin sadece şuyuunda bile toptan soykırıma uğratılması buna kanıttır.) Ve cezaların bir şekilde mutlaka mülkiyet hakkına yansıması ve maddi varlıkların el değiştirmesine hizmet etmesi de sağlanır. Azınlık pogromları buna örnektir. Özetle, bu iki adalet dairesinin birbirinden bağımsız olması gerekirken, ıslah edici adalet dağıtımsal adaletin tekerine takılıp gitmiştir.


Peki sonra ne olur? Ülkenin yoksul bırakılanları ve hor görülenler, aynı zamanda ülkenin en suçluları ve hainleri olur. Olmak zorundadır. Bu durumun kendisi horlananlar için bir varlık krizi ve zulümken, ayrıcalıklılar için aksine bir sistemlilik ve düzen, yani sürdürülmesi gerekendir. Türkiye’ye özelleştirerek açıklarsak, ülkenin tüm sosyo-ekonomik faydaları devlet kurulduğu andan itibaren kemalist olmaya bağlı olarak dağıtılmıştır. Böylece kemalist olanlar ve olmayanlar, ideolojik ayrışmaya ilaveten, ekonomik sınıflar olarak da ayrışırlar. Kemalistleşirseniz, zenginleşir ve yüceltilirsiniz. Kemalist olmazsanız, herşeyden dışlanır, mahrum bırakılırsınız. Devletin kurduğu oyunun kuralı budur. Sonra bu doğal bir akışmış gibi görünmeye başlar: Kemalistleştikçe zenginleşir, zenginleştikce kemalistleşirsiniz. Zamanla kemalist olmayanların fakirlik ve cehaletinden tiksinir, sizi kemalizmin daha medeni ve onurlu yaptığını sanmaya baslarsınız. Tiksindiğiniz o fakirlik ve cehaleti başta kasten sizin amaçlayıp yarattığınızı hatırlamazsınız bile.


Türkiye’de ıslah edici adalet sistemini ilgilendiren terör tanımından, irtica ve vatan hainliği tanımlarına kadar iç kavga, adaletsizlik ve acı üreten her sıkıntılı durum, dağıtımsal adaletsizlikten kaynaklanmaktadır. Zulümün bir türlü dokunulmayan asıl sebebi, altımızdaki gerçeklik yatağına kemalistlerin zengin ve aziz kalmasını sağlayacak şekilde eğim verilmiş olmasıdır. Birçok kemalistin karşıt görüşlü kişilerden ekonomik sınıfları değişmedikçe rahatsız olmamasının sebebi budur. Farklı ideolojilerden ancak bunlara mensup kişiler zenginleşirse rahatsız olmaya başlamaktadırlar.


Sonuç olarak, kamuda istihdam, yönetimde temsiliyet, görünürlük, saygınlık gibi tüm faydalar kemalizmin veya resmi ideolojinin tekelinden kurtarılmadan terör, vatana ihanet, yolsuzluk, ve sair problemler çözülemez. En fazla uyuşturulur veya pansuman olur.