top of page
  • Selim K. Kaplan

Bir İddia Olarak İyileşme

Gerçeklik, tecrübe ettiğimizdir. Çünkü deneyimlediklerimiz neyse biz oyuz. Eşyayı, oluşu, insan gerçekliğini, dünyayı deneyimlerimiz üzerinden algılarız. Hatta varoluşu da deneyimlediklerimizi zihnimizin imbiğinden sabırla damıtmışsak bir kıvama kavuşturmuş olabiliriz. Bilinçli ve niyetli olarak kıvam verilen tüm düşünsel ya da eylemsel olgular ise kendi kabulleri içinde belli bir kıymeti temellük etme onurunu kazanır. Zira sahici ve sahih (otantik) olan böylesi bir emeği talep ederler.


İsmet Özel’in şu dizeleri, bunun kristalize bir örneği sayılabilir:

“Sis sanki ayaklandırıyor yamaçları

sisle çalkalanıyor böğrümüzdeki ova

bana çarpıp kırılıyor mahpusluk düşüncesi

ben güya şiirler yazdığım için mahpusmuşum

mahpus olduğu için şiirler yazarmış Ho amca.”[1]


Sislerin kör ettiği ve yamaçlar karşısında diz bağlarının çözüldüğü zorlu durumlarda kendini hissettiren kıstırılmışlık, özgür olamama, mahpusluk imgeleri nasıl da çarpıp kırılır! Kime? Sırf mahpus olduğu için şiirler yazan yani bir durumun kendisini yönlendirip yönettiği “Ho amca”ya değil, varoluşunu anlamlı bir inşaya dönüştürürken zaten sisleri dağıtma çabası veren eylemciye!


Bir durumun çocuğu olmak ile bir belleğin evladı olmak arasında deneyimlemenin ve inşa etmeye inanmışlığın bakiyesi olan saygıdeğer bir fark var. Bu farktır kişiyi, toplulukları ve ötekileri özne’leştiren, özgürleştiren. Çünkü hatırlamanın o içli annesi bellek, salt muhafaza etmekle değil; muhafaza ettiğini imgeleştirmek, dönüştürmek, yeniden yaratmak ile de mükellef görür kendini. Bir tür organize etme olayı ve fakat daha fazlası!


Böylece önemsenmesi gereken; imgelerin romantik ve negatif mi yoksa estetik ve rasyonel mi olduğudur. Makuliyet; romantikliğin tuzağına veya negatifliğin sonuç verdiği konsantrasyon zorluğuna, depresyon ve anksiyete gibi ruhsal bozukluklara değil de organize edebilme becerisinin rasyonel verimlerine ve yaşantılanan zorlukların, travmaların, yaralanmışlıkların, azap ve acının estetik sağaltımına yönelmek olmalıdır. Böyle olduğu takdirde imgelem, her nefse bahşedilmiş yaşam için bir direnme imkânı olabilir. Nihayet, “elem gider, lezzet kalır.” Bu, bir istinat noktasıdır ama lezzet, mevcuttaki hazır kimya değil, ancak elemle beraber başlayan yeniden yaratma eyleminin sonucu olabilir. Nitekim ihtişamlıdır. Ve mütevazıca gösterildiğinde kırıklıklar, altın yaldızlı kavuşma hatlarıyla parıldar.


Bu bakış açısını esas alarak kadim Doğu sanatları içinde Japonların kintsugi tekniğinin iyileştirici bir ilham verdiği düşünülebilir: Kintsugi tekniği; kırılan nesnelerin onarımını bir sanat olarak sunduğunda insan ruhundaki kırılmışlıklar ile ruhun iyileştirilmesi arasında sembolik ve psikolojik bir ilişki kurmuş olur. Ardında dünyaya ve insana dair her gerçeğin ve durumun basit, sade, doğal yanlarına odaklanarak mutluluğu, mevcut zamanı yaşamanın zevkini arayan Wabi-Sabi felsefesinin etkileri vardır. Daha özgün yanları ile ise kintsugiyi estetik olarak biçimlendiren düşünsel yaklaşım; eksik olanın bilgeliğe dönüşmesi ve eksiklikteki estetiklik yargısının temelde o nesnede değil, alımlayıcının algısını doğuran kavrayışta olduğunu vurgular. Zira onarımı mümkün olduğuna göre kırılmış nesneler, hâlâ aynı eşyadır; değişim sadece insanın ona bakışında olmuştur. Bu nedenle “altınla birleşme” anlamına gelen kintsugi, salt estetik değil, aynı zamanda psikolojik ve felsefidir.


Teknik olarak kintsugi, kırılan seramik (porselen ve benzeri) eşyaların parçalarının alelade yapıştırıcı malzemelerle birleştirmesini reddedip altın tozu, gümüş ya da platin gibi kıymetli malzemeler yardımıyla birleştirilmesi sanatıdır. Böylece çatlaklarda ışıldayan cazip dikişler, “onarılan” her bir parçaya benzersiz ve güçlü bir görünüş bkazandırır. Ancak nesne sadece eski haline getirilmez, aynı zamanda kırıklarıyla birlikte yeni bir güzellik ve anlam kazanmış olur. Artık o eşya bellekleşmiştir.


Kırık parçaların altın ile birleştirilmesi, insanın kırıldığı yerlerinin iyileştirilmesini ifade ederken o kırıklara, kırgınlıklara ve yaralanmışlıklara ne denli değer verildiği de ima edilmiş olur. Metaforik sunumu ile yaşanmışlığın altınla ışıklandırılmış nişanesi gibi görünen damarlar; kişinin daha güçlü, daha dirençli, daha derin ve daha değerli hâle geldiği yanları keskin bir şekilde görünür kılar. Gerçeklik yaşantılanmış olandır ve görünmek ister. Dolayısıyla hem felsefi arka planı hem de teknik yanıyla bu sanat; metaforik ve sembolik anlam katmanları kurmakla kendi bütünlüğünü arz eder.


Kintsugi, estetik cazibesinin ötesinde kişinin derûnî kuvvetini, dayanıklılığını temsil eder. Kendi iradî tavır alışı ve özsaygısını göstermesi ile onarılan kişi, gerçekten bir anlam dünyası inşa edebilmiş demektir. Sezai Karakoç; “Kendinden bir şeyler kattın / Güzelleştirdin ölümü de”[2] diyordu. Teslim olmak, edilgenleşmek yerine tecrübe ettiklerimize kendimizden bir şeyler katabilmek, özgürce eylemde bulunmak, değil midir?


Yılların geçişine rağmen belki hepimizin zihninde, birkaç gün önce olmuş gibi taze tuttuğumuz travmatik acılarımızla beraber sağımızda solumuzda, sosyal medya mecralarında başkalarının yaşadıklarına daha fazla açılmaya devam ettikçe “sisle çalkalanıyor böğrümüzdeki ova”. Anne karnındaki bebekler, ufacık çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastalar, işkence görmüşler, tertemiz çehreli o güzel insanlar zulmün, adaletsizliğin en sefil iştihası ile sınandı, sınanıyor. N’eylesek bildiğimiz bir ahlakın tartısına vurulur değil! Hep taze, hep ağır…


Yaralanmışlıklarımız, kintsuginin mütevazıca ve fakat onurluca gösterdiği gibi, ruhumuzu onaran “değerli” deneyimlere dönüştürülemez mi?


Kadere iman eden, bütün sığlıkların ötesinde “yolun kaderi” fikrini bir tarih ve insan gerçekliği olarak kabul eden güzel insanlar, zaten (potansiyel olarak) iyi olmak ve iyi kalmak kadar “iyileşme”yi de bir iddia olarak ortaya koymuş sayılırlar. Çünkü iyileşmek; deneyimlenen acılardan sonra daha merhametli, daha empatik, daha anlayışlı, daha adaletli olmaya doğru bir dönüşümdür.


Ancak bütün bunlar, bir acı güzellemesi değil, “Hey gidi günler!..” denilecek kutlu zamanların inşa edilmesi sürecinde tevekkülle direnme yahut -daima olduğu üzere- altın neslin her kırıklığı yine altın tozlarıyla onarma çabasında “kendime düşünceler” makamında mütevazıca hatırla(t)malardır.


Notlar: 

[1] Özel, İ. (2009). “Muş’ta Bir Güz İçin Prelüdler”, Erbain içinde. Şûle Yay.: İstanbul, s.122.

[2] Karakoç, S. (2010). “Ben Kandan Elbise Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim”, Gün Doğmadan içinde. Diriliş Yay.: İstanbul, s.94.

 

21 Mart 2024


Selim K. Kaplan

 

Comments


Post: Blog2_Post
bottom of page