• Onur Çetin

Dogmatik Okulun Şaşkınlık Sendromu (DOŞS)

Gökhan Bacık geçtiğimiz hafta, sünnilerden bir çok kesimin H.Karaman'a ve S.Soylu'ya karşı çıkışlarını ele aldığı bir yazı yazmıştı. Ona göre bu kesimlerin tepkileri aslında sünni şaşkınlığıydı ve bunu sendrom olarak tanımlamıştı.


Bilindiği üzere kendisi ve Ahmet Kuru gibi isimlerin oluşturduğu okul ülkedeki sorunları, otoriterliği ulema determinizmiyle açıklama heveslisi. Din adamlarının 11. asırdan bu yana devletle ittifak etmelerini merkeze alıp diğer güçlerin/aktörlerin de devletle girdiği yakın, patronaj ilişkilerini önemsizleştiren bir tezi kabul etmemizi bekliyorlar.


"Sanki tarihte ilk defa Muaviye dini siyaset için kullanmış ve ondan sonra 1400 sene geçmiş ve ikinci olarak bunu Soylu yapıyor. Muhalif Sünniler de haklı olarak buna kızıyor!" diyor Bacık. Burada bir bilim insanından beklenecek şekilde, teorilerinin yanlışlandığını itiraf ettiğini düşünebilirsiniz ama öyle değil; yazı boyunca tersini yapıyor. Kuramın ampirik gerçekliklerle yanlışlanmış olmasının kendisinin ve okulunun, tezlerinin açık vermiş olmasını gördükten sonra fikirlerini değiştirip tutarsızlıkları gidermeleri gerekirken, aksini yapıp kendileri gibi okuru da dogmatik düşünmeye, geçmişteki "düzenlilikler"in sadece bir tarafını görmeye davet ederek Soylu ve Karaman'a verilen tepkileri istisnaileştirmeye çalışıyor. Bilim insanı gibi düşünmeyi bırakıp düşünce namussuzluğu yapmak işte bu noktada başlıyor.


Yazısının ortasında şöyle devam ediyor: "Aynı biçimde devlet araya girdiği için bir ekonomik modeli meşru gören Karaman’a verilen tepki de şaşırtıcı." Dogmatik ekolun mensubu burada aslında itiraf ettiği gibi kendi şaşkınlığını ele veriyor. "Nasıl olur da sünni topluluklar devletin dini istismar etmesine karşı çıkar? Bu imkansız." diyor adeta. Dahası, psikolojik yansıtma mekanizmasına başvurarak bu şaşkınlığı hedef aldığı sünni topluluklara izafe ediyor. Tezlerinin çökmekte olduğunun bilinciyle, devrilen sütuna can havliyle sarılmaktır böyle bir yazıyı kaleme almak.


Bu okulun savlarında başkaca dikkati çeken şey, erken dönem iletişim kuramlarının savlarını hatırlatacak şekilde, iletişimin ulemadan (kaynak öge) topluma (hedef öge) doğru feedback'siz, tek yönlü, çizgisel bir sürecin işlemesine benzer bir tablo çizilmesidir.


Bunlara göre, devlet-ulema ittifakınca üretilen bilgi, sihirli mermi-hipodermik şırınga etkisindedir; toplumun pasif, her türlü etkiye açık, kişiliksiz fertleri ve ittifakın dışında kalan diğer güçler buna herhangi bir itiraz getirmez ve bilgiyi kabul eden, çaresiz alıcılar pozisyonundadırlar. Kitleler mobilize edilmeye hazırdırlar.


Ulema içinde çatlak neredeyse hiç olmamıştır. Halk da hiçbir zaman direnmemiştir. Tarih; iflah olmaz, tipik bir teokrasiyi, din devletinin varlığını bize göstermektedir. (Bu propagandanın, okuru geçmişe serinkanlı bakmaktan alıkoyan, ergen nihilizmine sevk ediciliği de var ama burada ona değinmeyeceğim.)

Din sosyolojisi çalışmalarında önemli bir yeri tutan Şerif Mardin, Atatürk'ün din adamlarına dönük hoşnutsuzluğunun Osmanlı devlet adamlarında da bulunduğunu belirtirken şöyle aktarıyor:


"İlginç olan nokta (…) kontrolleri altına alamadıkları, devamlı olarak bir tür memur statüsünün dışında kalan pir ve şeyh gibi din adamlarına şüphe ile bakmış olduklarıdır."


Ve devam ediyor: " Osmanlılar, devletin din adamları üzerinde etkinliğini sağlamak için din adamlarının maişetini devlete bağlamışlardı.Devlet, bu örgütün dışında kalan, geçimini devletten sağlamayan dinsel kişileri tam anlamıyla hazmedememiş, tehlikeli gördüklerini sürmüş veya idam etmiştir."


Demek ki ulemadan hangi motivasyonla olursa olsun merkezi idareyle iş tutmayanlarda ve başlarına gelen zulümlerde de bir süreklilik var. Bunu görebilmek için eleştirel düşünebilmek, dogmatik düşünme biçiminden sıyrılmak gerekiyor.


Dogmatik okul hokkabazlarının ulema&devlet ittifakında tarihsel bir süreklilik ve düzenlilik aramaya kalkmaları, hikayenin diğer kısmını karartmaya dönük bir girişimdir haliyle.


Bu karartmayı yapmada inatlarını sürdürdükleri zaman onlardan etkilenecek olan bön okurlar, bugün hapisleri dolduran siyasi tutukluların büyük çoğunluğunun, içlerinde din adamlarının da bulunduğu dindar insanlardan oluştuğu gerçeğinin hasıraltı edildiğini farkedemiyorlar ve dogmatik düşüncenin esiri oluyorlar.


Yazar: Onur Çetin