• Aslı R. Topuz

Haberciyi Vurmak mı?

Bir mesleğin tırmanılabilecek en yüksek basamağı nedir? Onu çok iyi yapmanın ötesinde bir basamak? Bence o mesleğin gidişatını, tanımını, standartlarını, rolünü değiştirebilmektir. İnsanların o meslekle ilgili fikirlerini, beklentilerini değiştirebilmek; o mesleğin icrasını daha çok zeka, yetenek ve ahlak gerektirir standartlara yükseltebilmektir.


Bu perspektiften bakınca, bugünün gazeteciliği hangi meslek içi veya üzeri tartışmalardan, sancılardan geçiyor? Uluslararası kaliteli tartışmalar, gazetecinin artık “messenger”dan yani haber getirenden çok daha kritik bir rol sahibi olduğunda hemfikir. Çünkü habere ve kaynaklara ulaşmak, artık herkesin cebinde bir kameraya sahip olması ve dijital ağlar sayesinde geçmişe göre oldukça kolay. Ve internet görünürlüğü, özel veya kamu farketmeksizin artık hemen her kurum/kuruluşun birincil amaçlarından olduğu için, neredeyse hepsi adeta kendi yayıncılığını, haberciliğini yapıyor. Ariel Koren, Frances Haugen, Peiter Zatko gibi whistleblower’lar hatta sıradan sosyal medya ve akıllı telefon kullanıcıları bile artık birer “messenger” yani haber getirici. Hükümetler ve sermaye sahiplerinin medyaya ilgisi ve ilişki beklentileri ise gittikçe mesleği daha olumsuz etkiler yönde. Halklar, topluluklar ana akım medyaları güvenilir veya yeterli bulmadıkları için kendi gazeteciliklerini üstleniyorlar; “community journalism, civic journalism” gibi gazetecilik formları da gelişiyor. Tüm bu sebepler birleşince, mesleği gazetecilik olan insanların artık “haber ulaştırmaktan” daha fazlasını yapmaları gerektiği tartışılıyor. Bir bakıma mesleğin tanımını, vasıflarını daha yukarı taşıma gereği ortaya çıkmış.


Dünyaca tanınmış ve saygın kimi gazeteciler, birçok gazetecinin bu yeni oluşan açığı zeka, beceri ve etik olarak dolduramadığının farkında. Hatta belki birçoğu mesleklerinin geçtiği bu süreçten habersiz. O yüzden söz konusu usta gazeteciler,

a) Gazetecilik tanımının artık dar gelen noktalarını, habercilikten kalan boşluğun doldurulma biçimlerinden yanlış olanları tespit,

b) Boşluğun doğru nasıl doldurulabileceğine dair yöntemsel ve etik standartları tespit için kafa yoruyorlar.


Bunlardan özelllikle iki tanesinin mesleğe ve meslektaşlarına getirdikleri eleştiriler benim dikkatimi çekti:


1) Gazeteci Wesley Lowrey’nin şu sözleri:

“Bilmediğimiz çok fazla şey olmasına rağmen, medya ekosistemimiz bizi bildiğimiz o çok az şey üzerine hemen ve sürekli spekülasyon, ‘analiz’ ve çıkarım yapmaya zorluyor. Peki ya daha fazla bilginin ortaya çıkmasını beklemeyi, hatta gidip o bilgiyi aramayı ve analiz gibi çıktıları daha geç sunmayı ödüllendiren bir medya kurulumu inşa edebilsek nasıl olurdu? ... %50 daha fazla bilgi paylaşma ve %50 daha az analizle demokrasiye daha iyi hizmet etmiş olurduk.” (1) Burada Lowrey’nin dolaylı da olsa haberciliğin demokrasiye hizmet etme gibi bir ödev benimsemesi gerektiğini hatırlatması; gazeteciliğin tüm dünyada tehlikeye girmiş olan demokrasiyi korumada veya kaybetmede artık daha kritik rolü olduğuyla tutarlıdır. Ve Lowrey, demokrasiye hizmet veya ona zarar vermede, gazetecilik-habercilik denge ve kimyasını ön plana çıkarmaktadır. Analiz ve çıkarım şehvetinin, maalesef haberciliğin tamamlayıcı öğesi olmak yerine onun önüne geçtiğine dikkat çekmektedir. Bunun sebepleri ise ayrı bir yazı gerektirecek kadar felsefi ve politik ama yine de tahmin edilebilir.


2) Gazeteci John Pilger’ın şu sözleri:

“Gazetecilerin kendilerini sadece ‘haberci’ olarak görmeleri yetmez. Aktardıkları haberlerin arkasındaki gizli ajandaları ve o haberleri çevreleyen söylenleri (myths) de kavrayabilmeleri gerekir.” (2)


Burada Pilger artık gazetecilerin,

-hem daha gelişmiş bir politik, sosyolojik, kültürel farkındalığa sahip olmaları gerektiği,

-hem de “haber” adı altında ilettikleri herşeyin bilinçlere ve bilinçaltalarına çok daha büyük kurguların alt parçacıkları olarak düştüğü yani asla yalıtılmış veri parçacıkları olarak kaydedilmediği gerçeğine dair bir farkındalığa sahip olmaları gerektiğine dikkat çekmektedir. Lowrey’nin eleştirisiyle de birleştirirsek, kendileri farkında olsun veya olmasınlar, bütün gazeteciler halihazırda demokrasinin korunmasına veya örselenmesine katkıda bulunmaktadırlar.


Bu iki gazetecinin perspektifinden Türkiye ve süreç gazeteciliğine çeşitli örnekler üzerinden bir karne verecek olursak:


-Mesela Aslı Aydıntaşbaş’ın Nevşin Mengü’yle yaptığı bir programda işkence konusunda Türkiye’yi Batı’ya karşı artık daha kolay savunduklarını söylemesi, Pilger’ın sıklıkla bahsettiği gazetecilik ve politik ajandalar ilişkisine bir örnektir. Ancak burada Aydıntaşbaş’ın demokrasiye hizmet yerine antidemokratik bir devletin propagandasını bizzat benimseyip satması gazetecilik adına vahimdir. Henry Barkey ile yemek konusundaki izah edilemez sessizliğinin Osman Kavala’nın durumuna etkisi de ayrı bir örnek. Daha çok yeni ortaya çıkan Hande Fırat – MİT işbirliği de yine gazetecilerin meslek tanım ve etiklerine cok aykırı ajandalar güttüğüne bir örnek.


-Ne Havuz Medyası ne de kendilerini güya Havuz dışında ve solcu/halkçı tanımlayan gazetecilerin tek bir KHK’lı veya rejimin suçlu ilan ettiği gruplardan tek bir kişiyle görüşmemiş olması; KHK’lıların kendi televizyonlarını kurmak, kendi gazeteciliklerini üstlenmek zorunda kalması; aynı şekilde Harbiyeli öğrencilerin kendi belgesellerini çekmek, kendi röportajlarını yapmak zorunda kalması; Sevinç Özarslan gibi sayılı gazetecilerin dışındaki medya mensuplarının rejim mağdurları hakkında onlarla asla organik iletişime geçmeden sadece “spekülasyon/analiz” yapması da Lowrey’in eleştirilerinin Türk medyasındaki karşılığına bir örnektir. Hatta onun anlatmaya çalıştığından daha korkunç bir duruma işarettir.


-Kimi muhabir ve gazetecilerin 15 Temmuz gibi çok kritik ve hala toplu katliam tetikleme riski olan bir olay hakkındaki yazı dizileri ve YouTube yayınları ise mesleğin seyrini, kalitesini olumsuz etkileme bakımından özellikle kaygı verici olmuştur. Hukukta emareler, kanaatler, deliller “circumstantial” ve “material” gibi çeşitlere ayrılır. İkincil ve durumsal diyebileceğimiz emarelerin ıspat gücü yoktur, sadece kanaat oluşturma özellikleri vardır ama kişiler hakkında hüküm vermek için yetersizdirler. “Material” kanıtlar ise DNA testi gibi somut kanıtlardır. Bağlayıcılığı olan, hüküm için kullanılabilen kanıtlar bu türdendir. Buradan hareketle, gazetecilikte de belli bir iddiayı savunmak için kullanılan içerik veya yöntemlerden kimisi durumsaldır; duyumdan veya şahısların ifade, iddia, spekülasyonlarından ibarettir. Ama gazeteciliği esas kaliteli yapan; durumsal spekülasyon veya hikaye anlatımı değil, mesela iddianame tutanakları, zaman akışı tespiti gibi somut şeyler ve kesintisiz, uzun süreli fikri takiptir. 15 Temmuz gazetecilik örneklerinde spekülatif aktarıma çok rastgeldik. İddianamelerin hepsini okumayan, delil diye ortaya attığı şeylerin hukukta hangi bağlayıcılık düzeyine tekabül ettiğini bilmeyen, onlarca iddianame içinden bir iki tanesinde denk geldiği veri parçasıyla tüm olayı yorumlamaya çalışan, hatta çözmüş gibi yargı bildiren ve “suçlu’’ ilan eden muhabirler, gazeteciler gördük. Bu yargıları somut verilerle çürütülünce, hemen ertesi gün “Öyle demek istemedim, yanlış anlaşıldım, çocuğu okuldan alacaktım, videoyu edit etmeye vaktim olmadı, ben sadece mikrofon uzattım, ‘don’t shoot the messenger’ yani elçiyi vurmayın, konuğun ne dediği beni bağlamaz” gibi cümlelerle kendilerini savunduklarına şahit olduk. Bu gazetecilik anlayışını sadece özensizlik olarak eleştirmek hafif kalır. Pilger gibi mesleğinde otorite bir gazetecinin standartlarıyla bakınca, 21.yüzyıl gazetecilerin artık her duyduklarını, her iddiayı “don’t shoot the messenger’’ diye savunabilecekleri bir çağ değil. Aksine, söyledikleri hatta söylemedikleri en ufak şeyin bile faşizme giden yolda denklemi nasıl etkilediğini hesaplamaları, yazdıkları-yayınladıkları herşeyin sorumluluğunu üstlenmeleri gereken bir çağ. Gazetecilik mesleği artık bunu bir yetkinlik ve kalite parametresi olarak ilan etmiş durumda; her mensubu bu bilince erişmemiş olsa da.


Hem Wesley Lowrey hem de John Pilger’in dikkat çektiği gazetecilik standartlarına son bir örnekle açıklık getirmek istiyorum. Johnny Depp ve Amber Heard arasında bir mahkeme yaşandı. Amber Heard, 2018’de The Washington Post gazetesinde Johnny Depp hakkında bir yazı kaleme aldı. Yazıda, Depp tarafından şiddet ve istismara maruz kaldığını anlattı. Depp bu yazı sebebiyle Heard’e “defamation” yani karalama, itibar suikasti davası açtı ve kazandı. Depp’in davayı kazanması bazı insanlarda şaşkınlık yarattı çünkü mahkeme esnasında Depp’in gerçekten Heard’e zaman zaman kötü davrandığına dair kanıtlar da ortaya kondu. Ancak davada aynı zamanda Heard’ün de Depp’e fiziksel şiddet ve istismarda bulundugu ortaya çıktı. Dolayısıyla, Depp’in söz konusu yazıya konu olan davranış örneklerini göstermiş olması, yazının yine de bir karalama olduğu gerçeğini değiştirmedi. Çünkü yazı, Depp’in söz konusu kötü davranışları öncesi ve sonrasıyla hangi koşullarda işlediğini ve bu davranışların karşılıklı olduğu gerçeğini gizleyip tek taraflıymış kanatine yol açmış ve Depp’in maddi-manevi zarara uğramasına sebep olmuştu. Sonuç olarak, ortaya sürdüğünüz “gerçek” parçalarının kendilerinin doğru olup olmaması tek başına yeterli değildir; o parçaların resmin bütünü içindeki yeri, anlamı, oranı ve asıl konuyla alakalılık düzeyidir nihai yargıyı belirleyecek olan. Söz konusu mahkemenin asıl konusundan kopup, mahkemenin Depp’in iyi mi yoksa berbat biri mi olduğuyla ilgili olduğunu sananlar sonuca şaşırdı. Ama mahkemeyi baştan beri esas konusundan kopmadan izleyenler yani mahkemenin konusunun Depp hakkındaki yazının “karalama” olup olmadığıyla sınırlı olduğunu unutmayanlar elbette sonuca şaşırmadı. Bu olay, 15 Temmuz’la ilgili tartışmalara da uygulanabilir. Konu Cemaat’in sempatik, iyi, hatasız bir topluluk olup olmadığı mı, yoksa gerçekten sözlük anlamıyla bir darbe planlayıp planlamadığı mı? Hatırda tutulacak olan budur.


Notlar:

(1) https://twitter.com/WesleyLowery/status/1557901608582799360

(2) The Blogging Revolution, Antony Loewenstein, Melbourne University Publishing, p.5


Yazar: Aslı R. Topuz

10 Eylül 2022