• Aslı R. Topuz

Hadislerin Kaynak Olma Durumu

Richard Feynman “Eğer küçük akıllarımız bir takım kolaylıklar için bu evreni fizik, biyoloji, jeoloji, astronomi, psikoloji gibi parçalara ayırıyorsa da, şunu hatırlayın: Doğa bu ayrımları bilmez” der. Ben de aklın bir bütün olduğuna inanıyorum. Bundan aldığım cesaretle, ilahiyatçı olmamakla birlikte, hadislerin kaynak kabul edilip edilmemesi gerektiği konusundaki düşüncelerimi yazdım. Bu konuda düşünürken hem felsefedeki akıl yürütme yöntemlerini hem bazı gözlemlerimi hem de başka disiplinlerden ancak yine de konuyla alakalı olabilecek uzman görüşlerini hesaba kattım.


Felsefeciler sıkıştıkları durumlarda “düşünce deneyi” (1) adı verilen bir yönteme başvurur. Ben de ilk olarak bu yöntemi kullanmak istedim ve hadislerin kaynak alındığı durum ile tamamen çalışma alanı dışına itildikleri durumu karşılaştırmamıza yarayacak bir düşünce deneyi kurgulamaya çalıştım. Şöyle ki: AKP ve Erdoğan devri üzerinden çok uzun zaman geçtiğini, kendinizin çok sonraki bir devirde yaşayıp bu dönemi anlamaya çalışan biri olduğunuzu farzedin. Hangi durumda olmayı tercih ederdiniz:

a) Kaynak olarak elinizde sadece AKP parti programı, AKP’lilerin konuşma metinleri ve Resmi Gazete var.

b) Kaynak olarak elinizde hem AKP parti programı, AKP’lilerin konuşma metinleri ve Resmi Gazete hem de her türden taraftar ve karşıt gazete yazıları, başka partilerden hatta başka ülkelerden politikacıların olumlu-olumsuz yorumları ve hem bu döneme hem de bu dönem öncesi ve sonrasına dair kaynaklar var.


İlk durumda olsam, o döneme dair çok hızlı ve kolayca bir fikre varırdım ve her şey birbirini destekler görünürdü. İkinci durumda ise, uzun süre kafam karışırdı; bir sürü birbiriyle çelişen şeyi karşılaştırmak, hangisini destekleyen daha çok delil olduğunu bulmak, yanlış olduğunu tespit ettiklerimi ayıklamak yani her halükarda çok çalışmak ve zekamı daha çok kullanmak zorunda kalırdım. Ama sonunda o dönemi ilk durumdaki koşullarla öğrenebileceğimden çok daha iyi, derinlemesine ve farklı boyut ve katmanlarıyla kavramış olurdum.


İkinci durum, Kuran’la beraber hadislerin de, hatta Kur’an’dan önceki kitapların bile kaynak değeri olduğu durumu temsil ediyor. (Deneyin AKP dönemiyle ilgili olması durumu değiştirmemekle birlikte, AKP dönemi yerine herhangi spesifik bir tarih dönemi seçilebilir.) Ben tüm zorluk ve risklerine rağmen ikinci durumda olmayı tercih ederdim. Çünkü:


1) İkinci durum, insanların özgürlük ve kendi iradeleriyle araştırma, tartma, karar verme hakkına saygıyla daha uyumlu.


2) Batı felsefe, din ve bilim tarihindeki çalışma perspektif, ilke ve biçimlerini dikkate aldığımızda, ki en önemsiz görünen bir literatür parçasını dahi ziyan etmezler; ikinci durum uzun vadede din ve toplum adına daha yararlıdır. Sırf içinde ayıklanması gereken öğeler var diye ve bu öğeler azınlıktayken ve tespit edilip ayıklanmaları hiç de zor değilken, koskoca bir literatürün komple çalışma alanı dışına itilmesi, herşeyden önce indirgemecilik, kolaycılık, dolaylı sansür ve uzun vadede kolektif akıl-zeka-perspektif gelişimine darbedir. Çünkü ister bireysel ister kolektif olsun, akıl ve perspektif gelişimi “stimulus” yani “uyaran” çeşidi ve çokluğuyla çok sıkı ilişkilidir. Uyaran ve içerik azaltılarak bilim ve gelişme sağlanamaz.


Şöyle açıklayayım: Metafizikteki bazı başarısızlıklar olmasa, Kant’ın felsefesi doğmaz ve inanca şimdiki sağlam yerini kazandıramazdı. Pozitivizm inanca meydan okumasa, inanca yeni bir perspektif ve bağışıklık kazandıran Bergson ve Jung gibi isimler ortaya çıkmazdı. Marx’ın yanlış projeksiyonları olmasa, Popper’ın felsefesine sahip olamazdık. Urey-Miller deneyi gibi hatalı deneyler ya da bilimcilik gibi aşırılıklar olmasa, Thomas Kuhn ve Foucault’un felsefesi ortaya çıkamaz ve bilime zarar veriyor gibi görünürlerken, uzun vadede bilimi daha sağduyulu temellere oturtmuş ve durağanlıktan korumuş olmazlardı. Bilim, din ve düşünce tarihi böyle sayısız örnekle doludur. Her risk ve hata, uzun vadede kavrayış, bağışıklık, metodoloji ve kolektif zekanın gelişmesine; bunların yeni katman, boyut, araç takımları ve ince ayarlara kavuşmasına katkı sağlar.


Küçük bir örnek: ABD’de seri katil ve suçluları yakalamaya yardımcı olur düşüncesiyle ihbar hatları kuruluyor. Birçok kişi bazen heyecan arayışı veya önyargı gibi sebeplerle, bazen sırf polisle dalga geçmek veya polisi yanıltmak, asıl hedeften uzaklaştırmak amacıyla bu hatları arayıp yanlış bilgi veriyor. İlk dönemlerde bu aramalar ve bunlardan elde edilen çoğu işe yaramaz hatta yanıltıcı ipuçları bir sürü zaman kaybı ve hataya yol açıyor. Ancak pes etmedikleri için uzun vadede adli bilimlere “güvenilir tanık profili ve tespit doneleri” ve ihbar çağrılarını süzüp zaman kaybını azaltacak soru/kontrol mekanizmaları kazandırıyor. Böylece, zaman içinde bu uygulamanın dezavantajarı yokolurken avantajları artıyor; daha zeki dedektifler, daha zeki polislik uygulamaları ve daha gelişmiş adli bilimler ortaya çıkıyor. Yine aynı şekilde zayıf, kasıtlı yerleştirilmiş veya oynanmış delillerden uzun vadede mahkemede kullanılabilecek yeterlik ve geçerliğe sahip delil standartlarını ve doğru delil toplama protokolerini geliştiriyorlar. Hadislere hatta diğer ibrahimi dinlerin kaynaklarına bile bu perspektifle bakmak gerekir. Hepsini toptan reddetmek kolaycılık ve tembellik yani işini yapmamaktır. Adeta koskoca bir kazı alanının büyük bir bölümünü kazıya kapatmak; bir bakıma Nietzsche’nin “ahlakın soykütüğü” veya Foucault’nun “bilginin arkeolojisi” gibi Batı’ya büyük kazanımlar sağlayan araştırma/sorgulama perspektiflerini yok saymaktır.


3) Gerçekçilik de ikinci durumu, yani hadisleri kaynak kabul etmeyi gerektiriyor. Şöyle ki: Bu çağda zaten sansürün imkansız olduğunu ve hadisler toptan geçersizdir dense bile insanların bunları merak edip inceleyeceğini biliyoruz. Dolayısıyla, bu durumda yapılacak şey; sakıncalı olanlara karşı farkındalık yaratmak ve doğru/yararlı olanlara karşı kolektif merak ve tat/yönelim geliştirmektir.


Biraz açayım. Noam Chomsky, İncil’in tarihteki en soykırımsal kitaplardan biri olduğunu söyler. Bertrand Russell, İncil’i kendiniz okumaya kalkarsanız ateist ama başkası size anlatırsa hristiyan olacağınızı söyler. Russell ve Chomsky gibi düşünürler, İncil’in hiç de sevgiye dayanmadığını, aksine korku ve şiddete dayalı bir kitap olduğunu, buna rağmen hristiyanlığın dünyada “Tanrı sevgidir” mottosuyla anılmasının hristiyanların büyük bir “satış/pazarlama” becerisi olduğunu söyler. Dolayısıyla, dinlerin yorum, uygulama ve tanıtımlarının aslında çok azı yazılı kaynaklarının birebir yansımasıdır. Büyük kısmı, onlara inananların kültürü, karakteri, niyeti gibi değişkenlere bağlıdır. İşte bu yüzden, kaynakları bütünüyle veya kısmen kabul ya da red etmenin, dinin uygulanış veya imajını belirlemeye etkisi zannedildiği kadar doğrudan ve büyük değildir.


Bir başka şekilde daha açıklamaya çalışayım. Örneğin hem sufiler hem de püritan selefiler hadisleri kaynak kabul eder ama iki grubun da dine kattığı renk çok farklıdır. Yine hem AKP hem de Hizmet Hareketi, hadisleri kaynak olarak kabul eder ve aynı mezheptendirler. Ancak, ikisinin dünyaya, özellikle gayrimüslimlere yaklaşımı son derece farklıdır. Hizmet Hareketi’nin temeli olan Bediüzzaman Said Nursi, dinin kaynaklarında dahil etme, çıkartma gibi hiçbir yeniden düzenlemeye gitmeden, aynı kaynakları aynı gelenekten devralarak tamamen farklı ve yeni bir kavrayış geliştirmiştir. Ve bu kavrayış ya da yorumla yetişen hareket mensuplarının karakterleri, din ve dış dünyayla ilgili yönelim ve tepkileri sistematik seviyede kendine hastır. Hristiyanlıktaki Reform da böyle olmuştur. Değiştirilen veya kapsamı yeniden düzenlenen şey kaynaklar değil, kaynakların hangi öğelerinin sirkülasyona sokulacağını belirleyen anlayışlar ve sirkülasyonu artırılan öğelerle kimyası değişen uygulamalardır. Sakıncalı, zayıf, dinin özüyle tutarsız veya uygulama güçlüğü olan hadisler, zaten kendiliğinden dolaşıma giremiyor ve uygulamada terk ediliyor. Hadisleri bırakın, mevcut şartlarda uygulaması göreceli olarak daha zor olan ayetler bile inananların hayatı üzerinde tam belirleyici olmuyor; insanların reddetmesini gerektirmeden. Bunu yani hayatın realitesini kavramak ve Batı gibi ‘tacitism’ geliştirebilmek yani sesli ilanata dökmeden adaptasyon sağlayabilmek bir olgunluktur, gelişmişliktir. Aksine yaşamdaki her değişiklikle birlikte yazılı kaynakları da yeniden düzenlemeye yönelmek radikalce ve çocukçadır; yapılabilirliği düşük ve sonuçları beklentilerin aksine daha risklidir çünkü koruma reflekslerini ve radikalleşmeyi daha fazla tetikler.


4) Hadislerin tümüyle kaynak olmaktan çıkarılması gerektiğini savunanların başlıca gerekçelerinden biri; bilimle ve Kuran’la çelişen veya radikalleşmeyi tetikleyerek islamofobiyi tırmandırma potansiyeli olan hadislerin olduğu. Birçok teolog zaten bunların kendi cinslerinden antidotları olduğunu ortaya koyuyor; yani sakıncalı veya güvenilir olmayan hadislerin karşısında bunları ayıklamaya yarayacak hadisler de mevcut; üstelik sayı ve nitelik olarak da üstün durumdalar. Kaldı ki, bakış açısı çarpık olduktan sonra sadece hadislerden değil, ayetlerden de radikal yorumlar zorlayanlar çıkabilir.


Ancak benim dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var. Bazı sorunlu hadislerin radikalleşme ve islamofobi’ye etkisi gerçekten söylendiği kadar reel mi yoksa bu sadece bir propaganda, varsayım ya da spekülasyon mu? Peter Neumann ve Marc Sageman'ın radikalizmle ilgili çalışmaları ışığında bir daha bakalım. Peter Neumann, Londra King's College'ın Savaş Çalışmaları Bölümü'nde Güvenlik Çalışmaları Profesörü ve 2017'nin başında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın Radikalleşmeyle Mücadele Özel Temsilciliği görevine getirildi. Peter Neuman, Radikalleşme Duvarını Yıkmak başlıklı çalışmasında, dışlanmış hisseden insanların radikalleştiğini ve radikalleşme karşısında sadece insanları kucaklayan toplumların başarılı olabildiğini belirtiyor. Neumann, kendi varlığına karşı bir tehdit hisseden, kimlik ve aidiyet arayışındaki insanların radikalleştiğini ve bu süreçte ideolojilerin değil sosyal ağların etkili olduğunu dile getiriyor. Terör Ağlarını Anlamak, Lidersiz Cihad, Terörizmi Yanlış Anlamak gibi kritik ve değerli bilimsel çalışmaların sahibi, CIA'de görev yapmış ünlü bir psikiyatr ve terörizmle mücadele uzmanı olan Marc Sageman, Peter Neumann'a paralel biçimde, terörizmin din veya ideolojiyle değil arkadaş çevresi, sosyal çevre ve toplumla ilgili olduğunu dile getiriyor. Olivier Roy'un Who are the new jihadis? (Yeni Cihatçılar Kim?) başlığıyla 13 Nisan 2017'de The Guardian'da yayınlanan makalesinde de benzer saptamalar dikkat çekiyor. Bu gerçek bilimsel çalışmalardan şunu anlıyoruz: İnsanlar bazı ayet veya hadisleri okuyup terörist olmuyor. Ciddi adaletsizlik, ayrımcılık ve yoksulluğa maruz kaldıktan sonra bir aidiyet, adalet ve tutunma arayışıyla terörist ağlara dahil oluyorlar. Yakalanan birçok İşidçi’nin neredeyse hiç dini bilgisi olmaması da bunu doğruluyor. Dolayısıyla sorun zannedildiği gibi kaynaklar değil. Başta Batılılar bu konuda müslümanlardan daha gerçekçi ve serinkanlı; müslümanları sadece islamın dini kaynaklarındaki belli öğelerle yargılamıyorlar. Çünkü kendileri de İncil’de kadınların bastırılmasına yol açabilecek bölümler olduğunu, hatta iman etmeyen/yalan söyleyen çocukların kafalarının kesilmesinden bahseden sıkıntılı hikayeler olduğunu bilip, bunları çocukluktan itibaren okuyup yine de uygulamaya dökmedikleri için, insanların sadece birşeyler okuyarak radikalleşmeyeceğini biliyorlar. Başka deyişle, yüzeysel ve önyargılı bakış açılarından yola çıkıp hemen belli sonuçlara atlamaya çalışan pseudoscience yani sahte bilim yerine, gerçek bilimin ne işaret ettiğine bakıyorlar. Bu konuda salt kuramsal kolaycılığa kaçıp masabaşından spekülasyon üretenler veya kendi kendilerine zenofobik perspektifler uygulayanlar, aslında müslümanlar. Batılılar da aynı hatayı yapsaydı, batıda her yer müslümanlar için nefes alınamaz durumda olurdu.


5) Hadislerin bazılarının uydurma olma ihtimali yüzünden tamamının güvenilirliğini yitirdiği düşüncesi, şöyle bir riski de barındırıyor: Hem Kur’an’ı hem de hadisleri kendilerinden sonrakilere ulaştıranlar aynı insanlar. Dolayısıyla insan, şöyle bir şüpheye düşebilir: Aynı insanlar hadisleri koruyamamışsa, Kur’an’ı olduğu gibi koruduklarından nasıl emin olabiliriz? Hadislere karşı olan Kurancı ekolden bazı isimlerin Kur’an’ın da değiştirildiğini iddia etmesi, kastettiğim riski doğruluyor. Dini kaynakların bir bölümüne yönelik mutlak şüphe, kaynakların geri kalanına yönelik şüpheye de kapı açar ki; bu derece şüphecilik sağlıklı olmadığı gibi, sanılanın aksine hiçbir ilerleme de getirmez. Benzer durum felsefede de yaşanmış ve bir ara septisizm yani kuşkuculuk tüm felsefeyi tıkamıştır. Dünyada kuşkuculuk ve agnostisizm yani bilinemezcilik kadar mantıklı/gerçekçi hiçbir şey olmamakla birlikte, yine aynı derecede her ilerlemeyi tıkayan ve insanı hiçbir yöne kıpırdayamaz hale getiren başka birşey de yoktur. Russell’ın bunu anlatmak için başvurduğu şu örnek çok güzeldir: “Belki de dünya, içindeki tüm fosillerle birlikte 1 dakika önce varedildi ve biz de gerçekten bir geçmişimiz olduğunu sanacak şekilde yüklenmiş bir hafızayla tam 1 dakika önce yaratıldık. Bu oldukça akla yatkındır ve bunu çürütmenin hiçbir yolu yoktur. Ama bir kez bu şekilde her şeyden şüphe etmeye başladığınızda, bir daha felsefe yapamaz ve hiçbir yönde ilerleyemezsiniz.”


6) Son olarak, hadis literatürü içinde mesela;

-Modern “masumiyet karinesi” kavramının doğuşu ile “Müddei iddiasını ispatla yükümlüdür” hukuk prensibinin doğuşuna kaynaklık eden literatür arasında gösterilen “İnsanlara, iddia ettikleri için istedikleri verilse, çoğu kimse başkalarının mallarını ve kanlarını iddia eder. Ancak davanın ispatı için delil getirmek iddia edene, ispat edemediği takdirde ise yemin ederek davayı reddetmek de davalıya aittir” hadisi (2)

-“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” hadisi (3)

-“Kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki fidanı dikiniz” hadisi (4) gibi son derece kritik güncel konularda referans olabilecek çok değerli, sayısız hadis var. Azınlıkta ve dolaşımdan çıkarılması çok kolay bazı hadisler sebebiyle tüm literatürün dışlanması, akıldışı ve radikal bir kolaycılıktan, beceriksizlikten ibaret. Tıpkı dolgu veya başka tedavilerle kurtarılabilecek dişlerin en ufak sorunda çekilmesi gibi. Ya da navigasyon zahmeti yüzünden denize hiç açılmamak gibi. Yapılması gereken, çok çalışmak ve güzel hadislerin sirkülasyonunu artıracak merak ve ilgiyi tetikleyebilmek. Kaldı ki, tahrif edildiğinden emin olduğumuz Tevrat ve İncil’den bile insanların müslümanlığa ilgisini tetikleyen çalışmalar hala türetilebiliyor; Ian Mevorach’ın İncil’den Hz. Muhammed’in peygamber olduğunun çıkarılabileceği yönündeki yorumu gibi. (5)


Sonuç: Literatür her halükarda değerlidir, uyarandır, aklın hammadesidir.


Notlar:

  1. Düşünce deneyi: Gedanken experiment / thought experiment.

  2. İmam Nevevi, Kırk Hadis, No:33.

  3. Buhari, Magazi, 35.

  4. Buhari, El-Edebü’l-Müfred, s.168.

  5. Ian Mevorach, Did Jesus Predict Muhammad? A Biblical Portal Between Christianity and Islam, Huffington Post, 25.04.2016.

https://www.huffpost.com/entry/did-jesus-predict-muhammad_b_9762934