• Onur Çetin

Mi(s)tik ve Gerçeklik

Bir önceki yazımda ülkenin katı bir kast sistemine sahip olduğunu ve bu anlamda Platonik devlet ve toplum modeline dair birtakım ögeler barındırdığına değinmiştim. Bu defa üst sınıfın kendi katışıksızlığını ve çıkarlarını korumada ne tür bir yol izlediğiyle ilgili olarak işin mistik taraflarına değinmek niyetindeyim.


Platon'un tarihselci toplum teorisinde çözmek istediği problemlerden biri değişme ve bozulmanın başlangıcı problemidir. İlk, yetkin şehir devletinin kendi içinde bozulma tohumunu barındırmadığını varsayar. "Türemiş olan her şey çürüyecektir" ancak ilk, yetkin devletin yöneticileri sıkı eğitimden geçmiş filozoflardan oluşurlarsa tarihsel çürüyüşten kaçınılabileceğini öngörür. Zira mistik tarafı olan "Platonik Sayı"nın bilgisini bu tip yöneticiler haizdir. Bu esrarlı sayının bilgisi sayesinde kast sisteminde sınıflar arası karışma olmayacak şekilde üstün/imtiyazlı ırkın üretimi sağlanacaktır. Böylesine bir eğitimden yoksun olan, yani Platonik sayının bilgisinden yoksun olan yöneticilerin üstün ırkı yetiştirmedeki yeteneksizliği neticesinde gelinle damat yanlış eşleşir ve doğan çocukların doğası iyi olmaz, bahtı da. Babalarının iktidarını devraldıklarında liyakatsizliklerini ortaya koyarlar: "Böylelikle, işbaşına gelen yöneticiler, bekçilik (yöneticilik) görevlerine büsbütün uygunsuz düşecekler; ırklardaki altın, gümüş, tunç ve demir madenlerini ayırt edecek yetenekte olamayacaklardır. Demir gümüşle, tunç altınla karışacak ve bu karışımdan da çeşitlenme ile düzensizlik doğacaktır; bunların doğması ise çatışma ile hasımlığı ortaya çıkaracaktır. İşte, nerede olursa olsun, anlaşmazlığın oluşumunu ve doğumunu böyle anlatmamız gerekir."


Sosyoloji başta olmak üzere sosyal bilimlerde toplumsal tabakalaşma (toplumsal hiyerarşi) üzerine çok az sayıda araştırmanın yapılmış olmasının altında resmi ideolojinin, Kemalizm'in hegemonyasının yarattığı baskının yattığı iyi bilinir. Kuruluştan bu yana sınıfsız, herkesin eşit vatandaşlık statüsünde olduğu bir tablo vatandaşa daha ilkokuldaki eğitimden itibaren telkin edilir.


Gerçeklik ise elbette böyle değildir. Belli meslekler, özel sektör dahil getirisi yüksek birçok alan Kemalist ideolojiyi benimsemişlerce işgal edilir. İlkokuldan itibaren resmi ideolojiye hizmet edecek şekilde yetiştirilen vatandaş, hayatının her aşamasında, görüşünde, bakışında, duruşunda Kemalist bir kesinliğe ve keskinliğe sahip olmalıdır. Doğu'nun mağdur edilmiş bir bölgesini Tunceli mi yoksa Dersim olarak mı andığın, Türkan Saylan'ın ölümünün, Cumhuriyet'in ilan edilişinin yıldönümünde nasıl bir tavır takındığın her daim izlenir, gözlenir, belgelenir.


Böyle bir atmosferde bilimsel buluşlar, ses getiren edebi eserler bile kolektif sayılır. Uluslararası spor müsabakalarında elde edilen başarı, toplumun meziyetlerini teyit eder. Tüm bu başarıların mistik bir anlamda Atatürk sayesinde olduğu kabul edilir. Kendisine mikrofon uzatılan muzaffer yarışmacı mistik bir sarhoşluk ve esrime içinde, yarı tanrı statündeki bu Pythagoras'a hürmetlerini sunar. Ata'larının doğasına ortak olduklarını düşünmek, halka halka kenetlenmeyi, birlik olma ısrarını beraberinde getirir. Bireysel varlığın bütün birliğe (Türk varlığına) armağan edilmesi beklenen, bir dilli, bir milletli üniterci birliği dayatır. İpse dixit (bizzat o dedi) derken, Ata'nın (bazısı uydurulmuş) sözleri ve "felsefe"si dışsal bir kanıta gerek duymayacak kadar güvenilir ve itibarlı bulunarak konuşulur. Bireyin başarısı bu yüzden kendi başarısından ziyade üstadının eğitim sistemine borçludur. Kendisi başarının arkasına geçer, Ata'sını öne çıkarır. Memleketin her köşesinde mantar gibi biten altın renkli büstler, yönetici sınıfın altından yapılma olduğu arketipik mesajı zihinlerde uyanık tutar. Büstün hemen altında, kamu binasının hemen içinde, filancasının sosyal medya hesabının kapak fotoğrafında dahi ipse dixit kendini dayatır.


Pandeminin ortasında bir çift aşıyı buluverir, dünyaya mal olur. Bu başarı Atatürkçülük'ün hanesine yazılmak istenirken, o da ne, çiftimiz bunu elinin tersiyle iter. Başarının bireyselliğini, başarılı olmak için bireysel özgürlüğün korunmasının ehemmiyetini bu kabile toplumuna örtük olarak hatırlatır. Bir anda bu çiftle ilgili bilgiler ortaya saçılır. Zaten Türkiye'deyken Doğu görevinden kaçmış korkaklar olduklarının bilgisi yayılır.


Suskunluk, müphemliğin bahşettiği kaçış ve soluk arayışı, zaman zaman dünyadan el etek çekme şeklinde kendini gösterebilen sufizme yöneliş, bu dayatılan kesinliğe, kesinliğin diktatörlüğüne karşı özgürlük arayışı olarak kendini takdim eder kimi zaman. Özünde sağlıklı bir betimlenemezliğe yelken açıştır bu. Fakat, ülkede betimlenemezliğin alemi ile anlatımsal dilin alemi arasında mesafe kabul edilmez, hatta bu ikiliğin kendisi devletin görmek istediği kesinlik karşısında anlatımsal dilin alemine indirgenir, tektir, sadece bu alan meşru görülür. Bu alanda sadece dilsel değil, aynı zamanda bedensel olarak Kemalist iklim onaylanır, yeniden üretilir durur. Böyle bir iklimde elbette bir cemaat mensubu, yahut suskun mizaçlı biri veya bir başka ayrıksı, hele ki devletin önemli kademelerine bir şekilde yükselmeyi başarabilmişse tehlike arz eder. Tehlikesizdir, daha dürüst bir yaşamı arzu eder ama tehlikeli kabul edilir.


Çelişki ise, vatandaştan bu kesinliği bekleyen imtiyazlı Beyaz Türk'lerin, kendi çıkarları söz konusu olduğunda kesinliğin aleyhinde hareket etmesiyle her daim ortadadır, gözümüzün önünde durur. Kundaklamaların, suikastların, işkencelerin, vatandaş aleyhinde aklımıza gelebilecek her türlü kirli işlerin ve Ali Cengiz oyunlarının bilgisinin ve yol haritalarının muhafaza edildiği Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) arşivi betimlenemez aleme hapsedilmiştir. Ülkede yaşayan herkes buralarda "bir şeylerin döndüğünü" bilir ama bu alanı doğrudan konuşmaya cesaret edemez. Oranın mistikleştirilmesi bir yandan hoşuna da gider. "Kadir-i mutlak devlet aklı"nın orada yattığını düşünerek olan biteni hayra yorar. Korku ile takdirin mezcini tecrübe eder. Artık oranın adı Kozmik Oda'dır.


Böylesine totaliter bir ortamda gerçeklik algısı kaçınılmaz olarak tahrip olur. Suç ile masumiyet anlamsızlaşır. Suçlu kavramı bürokrat ve politikacı söz konusu olduğunda görecelileşir. "Devlet adına" suç işleme tekeli Beyaz Türk'ün, özellikle de Kemalist askerin elinde olur.


Devletin kalbinde seretan olmuş bu hukuka aykırılıkla mücadelede örgütlü hareket etmek gerektiği çok açıktır aslında. Sağlıklı bir betimlenemezliğin aleminde örgütlenen ve bu seretanın temizliğinin toplumsal huzur ve ülkenin selameti adına merkezi önemde olduğunu bilenler işe koyulurlar. Bitmek bilmeyen kesinlik test ve ritüellerinden kurtularak "kozmik" alana dokunabilecek yetki ve fırsatlara sahip olduklarında tat kaçırmakla ve takiyye ile suçlanırlar. Kendi içinde birliğini koruyamadığını keşfeden Beyaz Türk, bu mistikleştirilen alanın ihlalinden dolayı "açık vereni" sorumlu tutar ( İlker Başbuğ). O da tutar bir başkasını suçlar. Statükonun karizması sarsılmıştır zira. Bir désacralisation süreci başlamıştır, önü alınmalıdır. O désacralisation dır ki, Fransız İhtilali'nin hemen öncesinde devlet otoritesinin büyü bozumuna yol açan, kutsallığın yitimi sürecidir. Kralın iktidarsızlığı, kraliçenin iffetsizliğine dair türlü mecmuaların o süreçteki işlevine benzer şekilde patlak veren Askeri Casusluk davaları otoritenin imajını sarsar.


Katı kast sisteminde, devlette ve toplumda "bozulma"nın önüne geçilebilmesi için birbirine karışmaması gereken sınıfların aslında çoktandır karışmış olduğu bu esnada "keşfedilir", halka duyurulur. Aslında bu çağrı désacralisation sürecini tersine çevirme çağrısıdır.


Demir gümüşle, altın tunçla meğer uzun bir süredir aynı çatılarda bir aradaymıştır. Hatta belki aralarında evlilikler bile olmuştur, kim bilir. Bu müphemlik çekilir gibi değildir. Fetömetre'yi derhal aktive etmek gerekmektedir. Derken, cemaat endogamisi (iç evlilik) bir anda keşfedilir, adı katalog evliliği olur, kriminalize edilir. Bu evlilik türünün daha katısına aşina olan Alevi'si bile bunu kınar. Takiyyecilikle suçlananın bir başka grup olduğunu görmek, gözlerini dikip kendisini süzen Kesinlik Tanrı'sının, bakışlarını bir başka sosyal gruba çevirdiğini görmek onu gevşetir.


Kesinliğin testlerinin sıkboğaz ediciliğine, benliğin ve kimliğin hanesine gerçekleştirdiği yoğun tecavüzüne karşı adamakıllı hiçbir zaman kafa tutmamış, hakkını aramamış vatandaş koroya katılır ve asıl gerçeğe olan ilgisini keser. Tahrip edilmiş gerçekliğin zaferini ve meşruiyetini onaylar; onayladı da. Toplumsal, gönüllü bir şizofrenidir bu ama gerçekliğin bu denli ve sürekli tahribi önpatolojik bir rotaya sokar o kişiyi. Ne tam hastadır ne de tam sağlıklı. Artık ona göre öze dönülürse, "kozmik"e içkin doktrine sahip çıkacak, sırlara agah olmuş, ideal devlet ve toplum modelinin mutlak bilgisine sahip atasının ruhu yetkin bir politikacıda tecelli ederse ve bu kişi de ülkeyi yönetmeye koyulursa herşey hallolacaktır. (Ortaya koyduğum bu tablo, toplumun önemli bir bölümünü oluşturan Kemalistler'i iyi betimler, kalan azınlık için kısmen geçerlidir.) Bu düpedüz hastalıklı bir mistisizmdir. Kabilecinin romantizmidir.


Katolikler karşısında Protestanları yüreklendirmesi için davet edilen Jean Calvin, insanların, kalplerinde yatanı dışarı vurmamaları durumu karşısında Excuse à messieurs les Nicodemites adında bir eleştiri kitabı yazmıştır. Calvin'in bu eseri, zulümden korktuğu için inancını gizleyen Protestanlar için çok sert ifadeleri içermekteydi. Onlara hakaret edercesine "Nicodemites" demiştir. Nicodemites, İncil'de bahsi geçen Nicodemus'un takipçileri anlamına gelmekteydi. Nicodemus, gündüzleri Yahudi gibi davranan, geceleri ise Hz. İsa'nın vaazlarını dinlemeye gelen bir karakterdir. Bu ikiyüzlülük suçlaması daha sonraları başka din adamlarınca da destek buldu ve Protestanlar bir de bu yolla cesaretlendirildi.


Hastalandırılmış mistikliğin ve öze dönüşçülük romantizminin rasyonellik karşısındaki başkaldırısı karşısında gerçekliğin onarımına girişmenin zorlu ve bir o kadar da elzem olduğu, yukarıda bahsedilenlerden sonra çok açıktır. Böyle bir onarımı üstlenmenin Hizmet Hareketi'ne kalmış olması bu camia açısından gerçeklikle kurduğu sağlıklı bağ bağlamında sevindiricidir. Toplumun geri kalanı içinse çizginin öteki tarafında kalması, gerçeklikten kopuk bir boyutta yaşaması bakımından acıklıdır.


Özünde, toplumun gerek demografik deseni gerekse dünya görüşü bakımından yelpazesi geniştir. Başındaki kara bulutların dağılması için yeni bir désacralisation sürecine, Anti-Nicodemist bir silkinme ve yüreklenmeyle kesinliğin tiranlığına karşı ayaklanmaktan, tahrip olmuş gerçekliğin yeniden inşası için verilen mücadeleye katılmaktan başka çaresi yoktur. Heterojen yapısını tehlike olarak değil de zenginlik olarak görmesi, müphemliğin ne idüğü belirsiz olmaklık değil de özgürleşme arayışını bağrında barındırdığını bu sayede anlayabilecektir. Böyle bir çaba, seretanın kesilip atılmasını hedefleyeceğinden dolayı politik ve toplumsal atmosferin köktenci değişimini, kurumların ve kimliklerin baştan aşağı yenilenmesi arzusunu beraberinde getirir. Bunun için ilk ve acilen atması gereken adım gerçekliğin onarımı mücadelesine katılmaya karar vermesidir.


Yazar: ONUR ÇETİN