• Aslı R. Topuz

Pegasus Tartışmalarındaki Kör Noktalar

27 Nisan 2022 Kadir Gecesi’nde alkollü bir yemekteki fotoğraflarını sosyal medyada ve Kadir Gecesi’nin kendisine de hafif alaycı bir gönderme yaparak paylaşan kişilerin Pegasus Havayolları çalışanı olduğunu ve gelen tepkiler sebebiyle içlerinden bir tanesinin işten çıkarıldığını öğrendik. Ve olayın ertesinde Türkiye’nin ezeli ve sonu gelmez laiklik, modernlik, özgürlük konularındaki kısır tartışmaları tekrar alevlendi. Ben bu olayın kendisi ve devamındaki tartışmalarda gözlemlediğim kör noktalara odaklanmak istiyorum çünkü bu, Türkiye’deki bu tartışmaları kısır döngü olmaktan belki çıkarabilir.


ABD’li hukukçu Wesley N. Hohfeld, modern hukukun ve gelişmiş toplumun temelindeki hakları şu dört kategoride toplar:

1.Özgürlük hakları

2.Talep hakları

3.Güç hakları

4.Dokunulmazlık hakları. (1)


Pegasus olayı bu hak kategorilerinden özgürlük haklarını ve güç haklarını ilgilendiriyor. Özgürlük hakları, insanların hiçbir ödev veya zorunlulukla sınırlandırılmayan eylemlerini ifade eder ki, bu eylemleri gerçekleştirdiklerinde hiçbir sınırlamayı ihlal etmiş olmazlar. Daha açık bir deyişle, insanların yapmakta serbest olduğu tüm fiiller, özgürlük veya özgürlük hakları kapsamındadır. Örneğin, bir insanın satın alacağı ayakkabıyı seçmesi, ne yiyeceğine karar vermesi ve bunları yaparken başkasına karşı bir ödevi çiğniyor olmaması gibi. İfade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü gibi özgürlükler bu kapsamdadır. Güç hakları ise başkalarının bir takım özgürlüklerini tanımlanmış koşullar altında değiştirebilme haklarıdır. Örneğin, bir beden eğitimi öğretmeninin kendi derslerinde öğrencilere spor ayakkabı giydirtebilmesi gibi; öyle ki, öğrenciler beden eğitimi derslerinde spor ayakkabı giymezlerse bir ödevi yerine getirmemiş olurlar. Burada beden eğitimi öğretmeninin güç hakkı, öğrencilerin özgürlüğünün üzerindedir ve yine de öğrencilerin temel insan hakları ihlal edilmiş olmamaktadır. Şirketlerin çalışanları üzerindeki ve onların birtakım özgürlüklerini sınırlandırabilen tasarrufları, söz konusu güç hakları kapsamındadır.


Pegasus olayına modern hukuk açısından bakarsak, şirket çalışanları özgürlük haklarını, şirketin kendisi ise güç haklarını ve şirket olarak menfaatlerini koruma hakkını kullanmış. Dolayısıyla, iki tarafın da yaptığı yasal ve sahip oldukları bir hak. Ama tabi bu her yasal fiilin sonuçları hoş, faydalı veya etiktir anlamına gelmiyor. Hukukun bazen hoşluktan veya erdemden ayrıldığı düzlemler var ve işler o boyuta taşındığında artık taraflara düşen, hukukun hükmüne teslim olmak. Kanunun kestiği parmak acımaz lafı, bu gerçeğe işaret eden bir realistlik uyarısı aslında. Fiiller, çatışmalar hukukun hakemliğine taşınmadan önce daha az keskin söylem ve teşebbüslerle çözülebilecekken, tüm bu frenler aşılıp iş hukukun hakemliğine başvurma boyutuna taşınmışsa, artık tarafların hükme boyun eğmekten ve karşı tarafın da haklarını sonuna kadar kullanmasına razı olmaktan başka seçeneği yok. Dolayısıyla ne çalışanların ne de şirketin kendisinin yaptığı, diğerinden daha az hak, daha az yasal veya daha çirkin değil.


Bazıları, bu olayın modern hukuk çerçevesinde teknik ve kategorik olarak tartışılmasına karşı çıkabilir ve bu olayın mutlaka ve sadece mevcut rejimin baskıcılığıyla ilişkili biçimde ele alınması gerektiğini savunabilir. Elbette mevcut rejim baskıcı. Ancak bu durum söz konusu olayla ilgili yukarıdaki değerlendirmeyi geçersiz kılmıyor. Aksine, o rejimin gücünü kıracak ve toplumu uzun vadede bu iç kamplaşmalardan kurtaracak epistemik kopuşa işaret ediyor. Bunu bir örnekle kanıtlamaya çalışayım. John Galliano, Givenchy ve Christian Dior’un baş tasarımcısıydı. 2011’de Paris’te bir barda ve tamamen alkollüyken Yahudilerle ilgili ağzından kaçırdığı bir kelime yüzünden işini kaybetti ve bir daha hiçbir moda devi kendisine iş vermedi. Eva Green gibi yahudi ünlülerin kendisine destek olup kovulmaması için kampanya yaptı. Olay anında alkollü olduğuna yani tam bilinçli ve sorumlu tutulamayacağına dikkat çekmeye çalıştılar ve kendisini yakından tanıyıp yahudilerden nefret eden bir kimse olmadığına tanıklık ettiler. Tüm bunlara rağmen John Galliano’nun işvereni olan şirket kararını değiştirmedi, mahkeme şirketi haklı buldu ve herkes şirketin menfaatlerini koruma hakkına ve çalışanı üzerindeki güç haklarını kullanmasına saygı göstermek zorunda kaldı. Bu olay Türkiye rejim şartlarında yaşanmadı, demokratik ve oldukça özgürlükçü bir ülkede yaşandı. Başka deyişle, bu olay demokratik bir rejimde de yaşansa, sonucu büyük ihtimalle aynı olurdu. Dolayısıyla hukukun ve gelişmişliğin bazı sabit, temel öğeleri var ve rejimin kötülüğü başkalarına o sabit ve temel öğeleri esnetme, dondurma, erteleme, çiğneme hakkı vermiyor. Verdiğini varsaydığımızda, yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmış oluruz ki, genelde işe yaramaz, aksine çatışmaları büyütür. Geri dönmeye çalıştığımız eksen de ortadan kalkar.


Olayla ilgili tartışmalardaki ikinci bir kör nokta ise, ülkenin en “okumuş” kesimlerinin bile özgürlük ve medeniyet konusundaki son derece yüzeysel ezberleri ve farkında olmadıkları bazı tutarsızlıkları. Medeniyet, kentlilik ve gelişmişlik, aynı yasal fiil üzerinde düşünürken “yapabilirim, yaparım, yapmasam da olur, yine de yapmayayım, yapabilirim ama yapmamalıyım” gibi tercihlerin arasında yatıyor. Medeni isen, yasak değil veya yapabiliyorum diye herşeyi yapmazsın. Mesela yasa gece 10’a kadar yüksek sesle müzik dinlemeye izin veriyor olabilir. Ama yine de komşunu düşünüp bundan feragat etmek, medenileşmektir. Medeniyet, hoşumuza gitmeyen sınırlamaları kendimiz benimseyebilmek, bazı genişliklerden kendi rızamızla vazgeçebilmektir. Yoksa başkasının tarlasına dalmasın diye sürekli taşla, sopayla dürtülmesi gereken koyunlar gibi her işinde kanunun sınırlarına çarpan, her işini illa kanunun son müdahalesine taşıyan topluluklar medeni veya modern sayılamaz. Birşeyi sadece yasaksa yapmayacak ve kanun engellemiyor diye herşeyi yapacaksak, bu biraz bedeviliktir. Kentlilik, centilmenlik, vatandaş olmak, biraz daha ince, yüksek seviyeler. Bu açılardan bakılınca, Türkiye’de hiçbir mahalle veya taraf diğerinden daha medeni değil. Kentliliği, centilmenliği başaramayan, kendilerini “tacitism” şıklığı ile yönetmeyi beceremeyen topluluklar, sonunda illa daha sert bir gücün gelip duruma el koymasına razı olmak zorunda kalıyor.


Peki yukarıda iddia ettiğim medenilik ile bazı genişliklerden kendi rızanla feragat arasındaki ilişki, olması gerekene mi, olana mı, yoksa her ikisine birden mi bir işaret? Kognitif bilimlerde insanla hayvan arasındaki farkları açıklamak için “birinci derece istenç” ve “ikinci derece istenç” kavramlarına başvurulur. Bilindiği kadarıyla hayvanlar sadece birinci derece istence sahip yani insan diline aktarılabilecek olsa “Açım, yemek istiyorum. Yorgunum, uyumak istiyorum” düzeyinde basit istenç. İnsan ise kendi birinci derece istenci üzerine çıkabilen, kendi birinci derece istencini bile yorumlayıp eleştirebilen ikinci derece gelişmiş istence sahip; “Şu an sigara içmek istiyorum ama sigara içmeyi istemek istemiyorum” gibi veya “Canım yemek yemek istiyor ama istememeliyim, yememeliyim” gibi. Bu istenç düzeyine sahip olmak yani kendi isteklerini yargılayabilme, devamında kendi isteklerini kontrol edip sınırlayabilme bilinç ve kapasitesi, canlının gelişmişlik seviyesiyle ilgili. Burada özgürlük kavramına çok farklı bir perspektif daha ekleniyor. Özgürlük, engellenmeden isteklerini gerçekleştirebilmek anlamına geldiği gibi, kendi istek ve dürtülerinin güdümüne girmemek, kendi isteklerinden özgür olabilmek anlamına da geliyor. İşin bu boyutunu da dikkate alırsak, Pegasus çalışanlarının davranışını şöyle yorumlayabiliriz: Birinci derece istençlerini ortaya koymuşlar ama ikinci derece istenç çok fazla işletilmemiş; evet özgürlük haklarını kullanmışlar ama yaptıkları tercih medeni ve gelişmiş olan değil.


Son olarak, tek bir örnekten yararlanarak Pegasus olayındaki gibi tartışmalardaki tutarsızlıklara dikkat çekmek istiyorum. Pegasus çalışanlarının işlerini kaybetmesine tepki gösterenler haliyle insani ve empatik duygular içinde “Gençlere yazık, daha çocuk onlar” gibi cümleler kurarken, aynı anda fikir, inanç ve ifade özgürlüğüne yani hukuki teknikalitelere de dikkat çekiyor. Yani savunmalarını yaparken hukukla duygu düzlemleri arasında işlerine geldiği gibi dans ediyorlar. Hukuk gözüyle baktığımızda, onlar “çocuk” değil yetişkin ve bir şirketin personeli. “Çocuk” kelimesiyle kastedilen kişileri savunurken hem empati hem hukuk kartlarını aynı anda kullanırken, şirketin sadece merhamet mekanizmasını işletmesini ve hukuki haklarını kullanmamasını istemek tutarsızlık. Hukuk düzlemi ve yetişkin dünyası böyle birşey değil. Hukuk, olabildiğince rasyonel ve olgusal bir alan. Dolayısıyla, işler hukuki argümantasyon boyutuna taşınmışsa, yine kanunun kestiği parmak acımaz ve son hüküm hukukundur realitesiyle yüzleşmek zorundayız.


NOTLAR:

1) Hohfeld, W. N. (1919). Fundamental legal conceptions. New Haven: Yale University Press.


Yazar: Aslı R. Topuz


01 Mayıs 2022