• Onur Çetin

Politik Romantizm Vebasından Kurtulmak

Bilindiği üzere Akıl Çağı olarak geçen 18.yy’da ortaya çıkan Aydınlanma Düşüncesi akıl, bilim ve ilerleme kavramlarını öne çıkarırken, ilahiyata, mitlere savaş açmış ve dünyanın sekülerleşme (büyünün bozumu) sürecinde muharrik motor rolünü üstlenmişti. Her ne kadar Aydınlanma projesinin kendisinin yüceleştirilmesi ve sonrasında bunun eleştirilmesinin tahammülsüzlükle karşılanması onun değersizleştirmeye çalıştığı dini kurumlarla ve mitlerle benzer özellikler sergilediğine dair tenkitlerle sonraları karşılaşsa da, bireyi özellikle o dönemin imtiyazlı kesim ve kurumlarına karşı kışkırtan, özgürleştirici öğretileri sayesinde onurlu bir yaşam sürmeye teşvik ediyordu. Sözgelimi Kant, eleştirel akla vurgu yapıyor, Aydınlanma’nın kişinin ergin olamama halinden kurtulması anlamına geldiğine dikkat çekiyordu.


Aydınlanma fikirlerine en erken ve çoklu denilebilecek tepki Alman karakterliydi ve Romantik akımın öncülüğünde gelişmişti. Erken dönem Romantiklerinin isyanı “dünyanın büyüsü”nün bozulmasına karşıydı ve onu yeniden büyülemek isteğiyle doluydu. Eleştirel aklın eleştirisi ile beraber modern medeniyette teknik gelişmelere rağmen, gerçekte herhangi bir insani ilerlemenin gerçekleşmediğine dair vurgu Romantizm akımının karakterini yansıtıyordu.


Liberal ilerleme idealine, keza moderniteye yön veren diğer fikirlere karşı çıkılmaya başlanmıştı. Aklın sekülerleştirici ve dolayısıyla ruhaniliği tahrip eden etkisine karşı bir denge arandı. İnsanın doğayı anlamaya çalışırken içindeki “ruh”a kulak vermesi gerektiğini söylerlerken, Newton’un matematiksel savlarının hakim olduğu bir çağda mekanik işleyen bir dünya tasavvurunun ve Kartezyen bilimciliğin duvarlarında bilinçli veya bilinçsizce gedikler açılmak istenmişti. Ölçülüp biçilebilir olan maddi dünyanın öngörülebilirliğinin, hesaplanabilirliğinin ötesine geçen metafiziksel, idealist ögelere ve güçlere atıfta bulunuluyordu. Paradoksal olarak Romantizm hem devrimci hem muhafazakardı. Hem dini önemser hem de onu “hakiki yüce”ye nüfuz etmede engel olarak görürdü. Bireyciydi ama aynı zamanda kolektivistti. Mevcut otoriteyle olan ilişkisi özgürlük arayışı içinde olduğu için sorunluydu ama çok daha katı bir otoritenin hüküm sürdüğü Ortaçağ’ı özler durur, onu estetize ederdi.


Romantizmin toplumsal-politik düşünceye “kattıkları”nı Hasan Aksakal özlü bir biçimde ifade eder: “Her şeyden önce Romantizm, yaşanmakta olan travmatik kapitalist gelişmenin, sanayileşmenin, şehirleşmenin ve kitlesel savaş ya da göçlerin tüm tatsızlıklarına ya kuşatıcı bir biçimde anlam kazandırdı ya da o can sıkıcı gerçekleri maskelemeye yaradı (…) Geçmişin mitleri ve zaferleriyle, dini ve felsefi aşkınlığa doğru çıkılan içsel yolculuklarıyla, kaçış edebiyatı diyebileceğimiz egzotizm meraklarıyla Romantikler toplumsal bir ruh yaratmak, işte, dilde ve fikirde birlik tesis edebilmek için bir tür kültürel uyanış başlattılar.” (1)


Vatan, millet, devlet edebiyatı ve mitolojisi “toplumun ruhu”na işaret eden Volkgeist ile el ele şekillenip tikelciliğe vurgu yaparken, Aydınlanma düşüncesinin öne çıkardığı evrenselciliğin karşısında konumlanıyordu.


Görüldüğü üzere aklın tahttan indirilmesiyle politik romantizmin hüküm sürmeye başlamasının çok yakından ilişkisi var. Nasyonel sosyalizm daha iktidara gelmeden politik romantizm olarak tanımlanmıştı. Din filozofu Paul Tillich 1933’te Almanya’dan sürülmeden önce bu illeti romantizme dahil etmişti.


Bilimin geldiği seviye ve rasyonalitenin, hesaplılığın, sekülerleşmenin etkisiyle “dünyanın büyüsünün bozulduğu”na dikkat çeken Max Weber 1920’de ölmüştü ama ölmeden önce akla isyan haline karşı soğukkanlılık çağrısı, kürsü peygamberliğine soyunulmaması gerektiğine dair uyarıları kendisinden sonra yankı bulmamaya başlamıştı.


Weimar Koalisyonu ruhu, yani basiretli gerçekçilik ve reel politika; aşırılık ve yoğunluk meraklısı heyecanlı insanlarda karşılık bulmuyordu. E. Sprangler daha 1921’de Weber’in nesnelliğine ve metafizikten vazgeçişine karşı oluşan tepkisel atmosferi şöyle hülasa ediyor:


“İnançla (…) genç kuşak en içten yeniden doğmayı bekliyor (…) Bir bütünlük duygusunun yanında bir de dinsel özlem vardır: yapay ve mekanik ilişkilerden çıkıp ezelden beri kabaran metafizikselliğe geri dönüş.” Aslında kastedilen “yeni bir cemaatin, ulusun metafiziği”.


Weber’in entellektüellerden, dünyanın büyüsünün bozulmasına katlanmalarını talep etmesi Heidegger gibi kürsü peygamberlerince de reddedilmişti. Onun felsefesinin ve kendisinin Nazizm ile ilişkisi çok açıktı. Ekonomik kriz, işsizlik ve diğer bir sürü sorunlara çözüm bulamayan Weimar politik sistemini mahkum etmişti. Artık onun için zaman, politikada kararlılıkla hareket etmeyi gerekli kılan bir zamandı. Yeni bir başlangıç olacağını hissettiği güçlerle birlik olmak istiyordu. O da Nazi partisiydi.


Diktatörlüğün yıkılmasından sonra da nasyonel sosyalizmle romantizm arasında bir ilişki kurma eğilimi düşünürler tarafından devam ettirildi ve mahkum edildi. Weimar Almanya’sı dönemine dair akımları, yönelişleri say say bitmez ama bugün sadece ekonomik açıdan değil düşünsel atmosfer yönüyle de Türkiye’deki benzer politik atmosfere değinmek mümkün. (2) Fakat Türkiye’de tek bir akım da değil, en az üç akım politik romantizm temelinde yükseliyor. İslamcılık, Milliyetçilik ve Neo-Kemalizm… Üçü de toplumun, toplulukların birliğini, bütünlüğünü kendince Altın Dönem olarak gördüğü mazide arıyor. 2011’lerden bu yana net olarak akıldışıcılığın hakim olması ilk olarak İslamcılık’ın romantizmiyle başladı.


Bu akımın zararlarını farkedenlerin kimisi deizme, kimisi Neo-Kemalizm’e yöneldi. Kimisi de soğukkanlılığını koruyup herhangi bir tepkiselliğe kapılmadan inancını koruyarak İslamcılık eleştirisini yaptı. Spiritüalizm, ecstatic dans cemaatleri ilgi gören, trend yönelişler olmaya başladı. (3) Deizm akılcılıkla ilişkilendirildi ama “anlam boşluğu”nu dolduramadığı, ruhun ihtiyaçlarını karşılayamadığı için kafaları karışık, savruk, saçı başı dağılmış, aşırı bireyselleşmiş bireyler üretmeye başladı. Anlam boşluğunu doldurmada işte Kemalizm yeni bir arzda bulunuyordu kimisi için. Zira ideolojinin böyle bir işlevi var.


Ve gençliğe vurgu… Sedat Peker’in her flood’una 40 yaş altı vurgusuyla başlaması manidardır. Bu yönüyle romantiktir. Yeni bir “cemaat ruhu”nu hissedenin kapıldığı romantizm… Yeni bir başlangıç, yeni bir heyecana hazırlık!


Ama bu cemaat, R. Sennett’in deyişiyle karşımıza eskiden de olduğu gibi “yıkıcı cemaat” olarak çıktı. Kendinden olmayana sataşarak içeride kendisini konsolide eden Kemalist bir cemaat… Yağmurdan (İslamcılık) kaçanın doluya (Kemalist) tutulduğu bir ortam oluştu.


Dünyaca ünlü bir Megastar İzmir’e gelmiş, bedavaya konser veriyor. Nefesi kokan ve gittikçe daha da yoksullaşanlar olarak bir fırsat yakalamış, konsere gitmişler. Biraz rahatlayıp, konserin tadını çıkaracaklarına, kimleri rahatsız ettik acaba diye etrafa göz gezdirip duran bir Kemalist cemaat var bugün karşımızda. Hazzın kalitesizliğine bakar mısınız; müzikten değil, ıstırap çektirdiklerini düşündüklerinden haz alıyorlar. Eğlenmeyi, hayattan keyif almayı bilmedikleri çok açık. Yaşamdan tat almayı bilmeyen bu kesim etrafına, kendinden olmayana da tat vermez, vermiyor.


Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, insanlık adına yaptıkları için bedel ödeyen Prometheus misali oturduğu yere zincirlenmiş bir halde sükunete, akli olana, ölçülülüğe davet ettiği için kendisini hırpalayan romantik milliyetçilerin taşkınlıklarına şahit olduğumuz Babala TV oturumunu hatırlayalım mesela. Sırayla mikrofonu kapıp kurbanın ciğerinden birer lokma koparma heveslisi bu akbabaların muhayyileleri Kızıl Elma’yla, irredantist, Turancı, Mavi Vatan’cı ideallerle dolu. Akla, güvenliğe, barışçıllığa olan her davet bu ideallere tehdit olarak görülüp sopalarla bastırılıyor. Bütün bu idealler politikada başarılı bir yaşam ütopyasını, kurtuluşu, hayallerin gerçekleşmesini arayanların kapıldığı politik romantizmin çıktılarıdır. Westphalia ilkelerinin tamamen aleyhine işler. İslamcısı, Kemalisti, Milliyetçisi… Hepsini komşu ülkelerle sürtüşmelerde bir araya getiren, konsensüs oluşturan bu hastalıklı politik romantizmdir. Bir tür tutkal vazifesi görür.


Uzatmadan demek istediğim şu; özgürleşmeye, adalete, demokrasiye geri dönüş özleminin bizi çıkaracağı, derman aratacağı yol bir akıldışıcılığın (İslamcılık) panzehiri gibi sunulan başka bir akıldışıcılık (Neo-Kemalizm) olamaz. Böyle bir ortamda, "Siyasal İslam'ı göster, Kemalizm'e razı et" siyasetini yutarak Neo-Kemalizm'le uzlaşmak veya ona sempati duymak şöyle dursun, Kemalizm ile kavgasında kararlılığını sürdüren, bilenmiş herkese acayip saygım var. Bugünün gerçek demokratları, akılcı olanları onlardır. Bu akılcı ve zihnen son derece uyanık insanları mücadelelerinde hayalperestlikle suçlamak, politik romantik bir hareket olan Neo-Kemalizm’le, bu esen rüzgarla barışmanın, onu kabullenmenin en doğru yol olduğundan, gerçekçi olanın toplumun suyuna gitmek olduğundan dem vurmak tutarsızca hareket etmek demek olacağı gibi, akla isyan halinin devamına da göz yummak ve hatta ona katılmak anlamına gelir. Böyle bir tutum kendisi gibi düşünmeyeni, yani akılcı olanı serdedeni, aklın, akıllıca olanın kendisini marjinalleştirir ki, bu pozisyonunu koruduğu sürece ülkede yapısal sorunların çözümü için uğraşan akılcı insanların önünde engel oluşturur. Oysa Dionysos’u apolitik alanla sınırlı tutmalı, politikada ise sadece Apollon’a izin verilmeli ve böyle davranan siyasetçiler desteklenmeli. (4) Rüdiger Safranski’nin deyişiyle; estetik olarak şarap içip, politik olarak su vaazı verilmeli…


Tüm bu öncüller ışığında şu soruyu yöneltmek istiyorum: Aklı, İslamcılık Charybdis’i ile Kemalizm Scylla’sı arasında yara bere içinde kalacağı bir yolculuğa çıkarmak mıdır mantıklı ve karlı olan (5), yoksa onu politik romantik olanın karşısında tüm varlığıyla, bütün potansiyeliyle harekete geçirmek midir? Ben ikincisinden yanayım. İkincisini tercih edenlerin yanındayım.


Notlar:


(1) Hasan Aksakal, Türk Politik Kültüründe Romantizm, İletişim Yay., İstanbul, 2019, sf.19-20


(2) Otobiyografik bir eser olan Dünün Dünyası’nda Stefan Zweig, Weimar Almanya’sındaki atmosferi en iyi betimleyenlerdendir:


“Bütün bu yeni gençlik, anne ve babalarına, politikacılara ve öğretmenlere artık inanmıyordu (…) Savaş (1. Dünya Savaşı) sonrası kuşak, şimdiye kadar yürürlükte olan bütün ilkelerden birdenbire kurtulmuş ve bütün geleneklere sırt çevirmişti (…) Kendileriyle birlikte yaşamın her alanında yeni bir dünya, yeni bir düzen kurulmalıydı, bu yüzden her şeyin büyük bir abartıyla başlaması olağandı. Kendileriyle aynı yaşta olmayan kişilere, işi bitmiş gözüyle bakılıyordu (…) Hatta doğanın isteğine ve cinsiyetler arasındaki değişmez kutuplaşmaya karşı çıkacak kadar ileri gidiyorlardı (…) Abartılı olan ve kontrol edilemeyen her şey altın çağını yaşıyordu: teosofi, okültizm, spritizm, antroposofi, el falı, grafoloji, Hint yoga öğretileri ve mistisizm. Şimdiye kadar bilinen bütün heyecanları geride bırakacak her şey morfin, kokain ve eroin gibi uyuşturucu zehirlerin her çeşidi inanılmaz bir sürüm buluyordu. Politikada komünizm ve faşizm en çok tercih edilen ekstrem konulardı. Buna karşın, normal ve ölçülü olanın her çeşidi dışlanıyordu.”


(3) Bu dans meditasyonu bir süredir özellikle Gökova bölgesinde popülerleşti. Birçok yerde ecstatic dance toplulukları ve eğitmenleri görülmeye başlandı. Amacın vecd halinde zihni kapatmak olduğu bir meditasyon türüdür.


Bunun yanında, İstanbul Doğaçlama Dans Festivali’nde temanın “boşluk” olarak seçilmesi; dansın, (kendi deyişleriyle) “şehrin ‘boşluk’larında yeniden kurgulanması ve insanların hareket aracılığıyla bu ‘boşluklarda’ yeni bağlar inşa etmesine odaklanılması” dikkat çekicidir. Viral olan “Çekomastik Ayhan” dansçılarının esrik, kendinden geçmiş bir halde sundukları performans, insanlarla ve mekanlarla yeni bağlar kurarak “boşluk”tan kurtulmanın bir çabası, anlamsıza anlam verme iştiyakı olarak okunabilir.


(Ecstatic dans topluluklarının ve belediyelerce desteklenen bu tür kültür-sanat projelerinin elbette kimseye bir zararı yoktur. Fakat, bunların hangi bağlamda, hangi politik ve toplumsal koşullar altında ortaya çıkıp ilgi gördüğü hususu ilgilenmemiz gereken bir olgudur.)


(4) Apollon; uyumu, ölçülülüğü, basireti, Dionysos ise tam tersini; coşkun ve kabarık duyguları, tutkuyu, yoğunluğu temsil eder.


(5) Söylenceye göre, Scylla deniz kenarındaki kayalıklarda bir mağarada yaşayan ve insan yiyen bir canavardı; Charybdis ise çok tehlikeli bir anafordu. Önlerinden geçen denizciler genellikle ikisinden birine yakayı kaptırıyorlardı. Odysseus da bu bölgeye geldiğinde Scylla’nın daha tehlikesiz olduğunu ve daha az zayiat verdirdiğini bilerek ona doğru dümen kırdı ve gücü daha da azalmış bir şekilde bölgeden geçti.


Yazar: Onur Çetin


19 Eylül 2022