• Aslı R. Topuz

Sünnilikler

Arka planında islamofobiye karşı bir çıkış aramak veya müslüman ülkelerin geri kalmışlığını çözümlemek gibi gayet olumlu niyetler olduğunu varsaymakla birlikte, halihazırdaki anti-sünnilik perspektifini felsefi olarak analiz edip eleştirmeye; söz konusu iyi niyetleri gerçekleştirmede neden doğru perspektif olamayacağını ortaya koymaya çalışacağım.


Felsefeciler karmaşık durumları daha net kavrayabilmek için “düşünce deneyi” (1) adı verilen bir yönteme başvurur. Ben de ilk olarak bu yöntemi kullanmak istiyorum. Yine müslüman olmakla birlikte, kendinizi şöyle bir durumda farz edin:


-Kutsal kitabınız Kuran, “Buhari’nin Kitabı, Tirmizi’nin Kitabı, Müslim’in Kitabı, Davud’un Kitabı” olmak üzere 4 kitapçığın bir araya getirilmesinden oluşuyor. Aslında çok daha fazla kitapçık veya versiyon olabilecekken, bir konsül kararıyla bu dört tanede karar kılınıyor. Ve kutsal kitabınızdaki hiçbir anlatı Yaratıcı’nın ağzından değil. Hükümler, kıssalar, uyarılar, kısaca hiçbirşey “Biz” diye başlamıyor; konuşan Tanrı’nın kendisi değil. Tüm anlatılar “Buhari’ye göre Muhammed şöyle dedi; Davud birgün Muhammed’in şöyle dediğini duydu...” gibi ifadelerle başlıyor. Kutsal kitabınız böyle olsaydı, dininizi anlatmaktan veya ona inanmaktan vazgeçer miydiniz? Ve dininizden kaynaklanan ya da kaynaklandığı söylenen sorunları nasıl çözerdiniz?


Müslümanlar olarak bu soruyu cevaplamakta, hatta kendimizi yukarıdaki durumda hayal etmekte zorlanabiliriz çünkü bu varsayımdakinden daha avantajlı bir durumdayız. En baştan itibaren tek, yani türevleri ortaya çıkmamış ve bizzat Yaratıcı’nın ağzından bir kutsal kitabımız var. Bununla birlikte, bu avantajdan yoksun başka büyük dinlerle dünyayı paylaşıyoruz. Hatta inanan sayısı bakımından bizden güçlü durumdaki tek din olan Hristiyanlık, tıpkı yukarıda tarif edilen vaziyette, yani kutsal kitap açısından oldukça dezavantajlı bir durumda. Ve iman şartları açısından hem kendi teologları hem de ateistler tarafından sıklıkla “irrasyonel” ve “şiddet/radikalizm kaynağı” olmakla eleştiriliyor. Şöyle ki:


a) Hristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil (Yeni Ahit) aslında Matthew, John, Marcus gibi havarilerin hadislerinin bir derlemesi. Evet, İncil aslında bir hadis kitabı. Dolayısıyla, tüm Hristiyanların temel mezhebi, sonradan ayrıştıkları birçok mezhebin de altyapısı aslında bir tür sünnilik.


b) Hristiyanlık, iman şartları sebebiyle yüzyıllardır özellikle felsefe tarafından eleştirilmekte. Örneğin, kötülük problemini (evil problem) çelişkisiz biçimde izah edememesi, yani Yaratıcı’nın mutlak iyi olup kötülüğün kaynağı olmadığını iddia ettiği için dünyadaki kötülüğün sebebini ikna edici şekilde açıklayamaması ve Yaratıcı’yı kötülüğün müsebbibi başka varlıklar karşısında rakip veya etkisiz duruma düşürmesi. Veya İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu, her insanın Adem Peygamber’den tevarüs eden ilk günahla mahkum ve günahkar doğduğu (original sin), günahların papazlarca çıkarılıp bağışlanabileceği, vaftiz edilmeden ölen çocukların cennete gidemeyeceği gibi bir sürü inanç öğesi akla aykırı bulunduğu için, Hristiyanlık kendi içinde mantıksal bütünlükten yoksun bir çelişkiler yumağı olarak görülüyor.


c) Sarah Rollens gibi dinbilimciler tarafından, aşağıdaki ve diğer bazı kıssaları sebebiyle İncil’in radikallik, şiddet ve kadın düşmanlığı barındıran bir kitap olduğuna (2) sıklıkla dikkat çekiliyor:

-Denah’nın Tecavüzü (The Rape of Denah, Genesis 34)

-Joshua’da Soykırım (Joshua 1-12)

-Parçalanan Cariye (Judges 19)

-Vaftizci Yahya’nın Katledilmesi (Mark 6)

-Ananias ve Sapphira’nın Öldürülmesi (Act 5)

-Sahra Katliamı (Exodus 32)

-Jepthah’ın Kızını Kurban Edişi (Judges 11)

-Tanrı’nın Gazap Kaseleri (Revelation 16)

-Sadakatsiz Köle (Luke 12)

...


Peki, kaynak olarak sadece ve sadece havari rivayetlerinden oluşmasına, birçok mantıksal çelişki içermesine, radikalliğe sevk edebilecek çok sayıda anlatı barındırmasına ve hem tarihte hem de günümüzde hristiyanlarca gerçekleştirilmiş birçok terör veya şiddet eylemi bulunmasına rağmen (3), Hristiyanlık hala saf sevgiyle özdeşleştirilmeyi, terörle anılmamayı nasıl başarıyor? (4) ABD’li tarih profesörü Philip Jenkins, “Kuran, İncil’le karşılaştırıldığında oldukça barışçıl bir kitap. İncil’in aksine, Kuran’daki savaş kavramı daha çok savunma amaçlı” şeklinde özetlenebilecek karşılaştırmalarda bulunuyor. (5) Ve yine doğrudan İncil’in kendisine baktığımızda, mesela Matthew’un Kitabı’nın Dağdaki Vaaz bölümünde Hz.İsa’dan rivayet edilen “Ben benden önceki şeriatı veya peygamberleri yıkmaya gelmedim, ben ancak onları tahkim etmeye geldim” gibi sözler (6), hristiyanların İsa’nın saf sevgi olduğu ve şiddeti, şeriatı kaldırdığı iddiasıyla çelişiyor. (7) Peki bunca realiteye rağmen, neden Hristiyanlık bugün şefkat dini gibi algılanırken, kaynakları itibariyle Hristiyanlık ve Yahudilikten kat kat daha barışçıl ve mantıksal bütünlüğe sahip olan islam şiddetle özdeşleştiriliyor? Bu durum bize “dini kaynak ve şiddet arasındaki bağlantı”dan çok daha başka denklemlerin işin içinde olduğunu, şiddetin salt veya doğrudan dini metinlerden kaynaklanmadığını gösteriyor.


Peki, o diğer denklemler, etkileşimler neler olabilir? Daha da önemlisi, o denklemleri yani şiddetin asıl faktörlerini saptayıp analiz edebilmek için perspektifimiz ne olmalı? Benim bu konudaki perspektifim, yine Richard Feynman’ın şu sözü olurdu: “Eğer küçük akıllarımız bir takım kolaylıklar için bu evreni fizik, biyoloji, jeoloji, astronomi, psikoloji gibi parçalara ayırıyorsa da, şunu hatırlayın: Doğa bu ayrımları bilmez”. Ben de doğanın bir parçası olan insana bu persektifle bakıyorum ve insanın her bir mod ve hallerini psikoloji, siyaset, sosyoloji, kriminoloji gibi farklı gözlüklerle yakalayıp görmeye çalışsak da, bilincin gerisindeki doğamızın oluş/davranış halindeyken bu ayrımları algılamadığını düşünüyor; o yüzden de tüm bu ayrı gözlüklerin kesişimine giren en temel katmanı kavramanın gerekliliğine inanıyorum. Dolayısıyla, müslümanların neden şiddete karıştığını, diğer din ve ırklardan insanların neden şiddete karıştığıyla bir arada, onlardan koparmadan ele almak gerektiğine inanıyorum. Yani aslında en temel bilim yaklaşımını benimsiyor; farklılaşan değişkenlerden önce, doğa kanunlarını oluşturan genel, en çok tekrar eden, ortak değişkenlere odaklanmayı öngörüyorum. Çünkü o değişkenler mağma gibi, fay hatları gibi orada. Ancak görmezden gelindikleri, adeta sansüre uğradıkları için sorunlar çarpıtılıyor, istismar ediliyor ve çözümsüzleşiyor. Şöyle özetleyeyim: Şiddet ve terörün sebepleri analiz edilirken temel ve ortak insan faktörlerine değil de yüzeydeki faktörlere odaklanılması, tıpkı şehir-bölge planlaması yaparken okul sayısı, park sayısı ihtiyacını hesaplayıp, trafik koşullarını düşünüp, deprem bölgesinde veya sel yatağında bulunup bulunmamaya hiç bakmamak gibi.


Kendi suçlarımıza başkalarının suçlarından kopuk bakarsak, kendimizi ırkçımızın istediği gibi diğer insanlar veya topluluklardan ayrıştırarak büyüteç altına yatırırsak, kendimize ırkçımızın gözüyle bakıyor, onun koyduğu aksiyom ve kuralları baştan doğru kabul ediyor ve onları çiğnemeden savunma yapıyoruz demektir. Halbuki en başta sorgulanması gerekenler o aksiyomlardır. Yapısöküm gereken nokta burasıdır. Diğer dinler niye radikalleşiyorsa, müslümanlar da aynı sebeplerden radikalleşmektedir. Diğer dinlerden insanlar radikalleştiğinde “yoksulluk, dışlanmışlık, güvensizlik duygusu, tehdit algısı, gelecek endişesi” gibi sebepler üzerinde duruluyorken, müslümanlar radikalleştiğinde inancın kendisi veya dini metinler hedef yapılıyorsa, burada çifte standart ve art niyet var demektir.


Şimdi gelelim sünniliği nasıl görmek gerektiğine. Diğer herşey gibi, onu da olduğundan fazlası olarak görmek, göstermek yanlış. Sünniliğin ne olup, ne olmadığını açıklamak için yine felsefenin en eski problemlerinden olan “sınır belirleme problemi”nden (8) yararlanmak isterim. Bu problem, insanların birşeyleri en fazla ne kadar bilebileceği, nereden sonra boşlukları kendi doldurmaya başladığı ve bu dolguları nasıl bilgi zannettiğiyle ilgilidir. Şeyler ile yansımaları, varlıklar ile algılanışları asla aynı değildir. (9) Varlıklarla yansımaları arasında her zaman bir boşluk, yarı-serbest bir alan vardır. Bu boşluğu, genelde varlığı algılayan doldurur. Yani bir tarafta asla aslına tam nüfuz edemediğimiz varlıklar, diğer tarafta onların zihnimizdeki temsiliyetleri. Örneğin, insan bir ağacın gerçekte nasıl bir varlık olduğunu asla bilemez; kendi algıladığı ağaç hem gerçek ağaçtan hem de o ağacı algılayan diğer farklı varlıkların algısından hep farklı olacaktır. Aynı şekilde olaylar ve kavranışları, fikirler ve yorumlanışları arasında da her zaman bir boşluk, mesafe vardır. Dolayısıyla, Kuran bize Yaratıcı’nın bir algısını veriyorsa yani Yaratıcı ile onu algılamaya çalışan insan arasındaki boşluğu bir miktar kapatıyorsa, sünnet de Kuran ile Kuran’ı algılayan arasındaki boşluğu kapatan temsiliyetlerden biridir. O boşluk hep olacak ve illaki bir şekilde doldurulmaya çalışılacaktır. Sünnet ise o boşluğu rastgelelikten en iyi koruyabilecek veya o boşluğu en anlamlı, en az “randomly” dolduracak temellendirmelerden, konumlanışlardan biridir. Daha açık bir deyişle, her bir şahıs, kimlik, topluluk vs. Kuran’ı anlamaya çalışırken onunla arasındaki bazı boşlukları veya belirsizlikleri bir şekilde kendisi anlamlandırmaya çalışacaktır. Bunu yapmaya çalışırken, Peygamberin o ara alanda nasıl düşünüp hareket ettiğini dikkate almanın felsefi olarak hiçbir yanlış veya itiraz edilebilecek tarafı yoktur, aksine “proximity” yani yakınlık ilkesi, meşruiyet ilkesi, liyakat ilkesi gibi ilkeler doğrultusunda, sünnet belki de o ara alanı doldurmaya en yetkin ve hak sahibi perspektiftir. Önemli olan, sünnetle aramıza giren boşluğu temizlemek veya doğru doldurmaktır. Sıkıntı bu düzlemde veya etkileşim alanında olabilir. Yani sıkıntı Kuran’la sünnet arasında değil, sünnetle “sünnet yanılgıları” arasındadır. (Veya sünnilikle sünnilik algıları arasında.) Teologların netleştirmeye, iyileştirmeye çalışacağı alan burasıdır.


Gelelim sünnilik algılarına. Foucault’nun bir pipo resmini gösterip, “Bu bir pipo değildir” (10) diye isyan ettiği kadar, “Bu sünnilik değildir” diye isyan ettirecek çarpık, iyi bir analizden ve insaftan uzak sünnilik resimleri konuyor önümüze ve sorgulamadan kabul etmemiz bekleniyor. Örneğin, kimisi Taliban’ı, kimisi AKP’yi, kimisi de Tony Blair ve George Bush’un Irak işgalini haklı göstermek için yürüttüğü “sorun İslam’ın kendisi” propagandasını referans alıp, “sünnilik budur” diye propaganda yapıyor. Kimisi de istatistik yoluyla anında çürütülebilecek yalanlara sarılıyor; örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nde hem popülasyon hem süre hem de nefretin içeriği, yoğunluğu bakımından en fazla ezilen insanlar belki sünni müslümanlarken, Devlet’in sünni kimliğini kayırdığı yalanı baskın söylem haline getirilmeye çalışılıyor. Tüm bu bilimsellikten ve iyi niyetten uzak propaganda söylemlerine karşılık şunu bilmek gerekir: Sünnilik ne Bush-Blair dönemi savaş çığırtkanlığı propagandasının, ne Türkiye’deki siyasi aleviciliğin, ne de sünniliği Taliban veya AKP’yle ilişkili göstermeye çalışan propagandanın resmettiği şeydir. Sünnilik başka, bu politik yaklaşımların sünnilik resimleri başkadır. Bu ayrımı yapamamak, Batı felsefe tarihinin en eski problemlerini yani “sınır belirleme” ve “temsiliyet” problemlerini göz ardı etmek demektir. Çok basit şekilde özetleyecek olursak; genomlar arası ortalama benzerlik oranı %85 diye fare ve insan aynı şeydir diyemeyeceğimiz gibi, Michelangelo’nun Musa heykeline bakıp “Musa budur” diyemeyiz.


Peki bu durumda islamofobi ve geri kalmışlıkla en iyi nasıl mücadele edilebilir?


1-Kuran ve hadisler dahil olmak üzere – çünkü sadece birine değil, iki kaynak türüne de radikalizm suçlaması yapılabiliyor – dini metinleri ele alırken Hristiyanların denediği çözümler incelenebilir:


a) “Selective reading” yani seçici okuma; kaynaklardaki en barışçıl ve hümanist kısımları ön plana çıkarıp, bir yaşayışa dönüştürme. Bu ayni zamanda Bediüzzaman’ın da kullandığı bir yöntem. Dini kaynakların en hümanist öğelerini okuyup diğer kısımlarını görmezden gelmekten fazlası: O hümanist öğeleri bir okula, bir insan topluluğuna dönüştürme ve sorunlara karşı bizzat canlı bir çözüm halini alma.


b) Perspektivizm farkındalığı: Hiçbir düşünce perspektiften bağımsız, onun üzerinde veya ona karşı bağışık değildir. İnsan asla gerçeği veya varoluşu tümden kuşatamaz; hep belli bir açı, zemin veya konumlanışa göre onun sınırlı bir görünümüne vakıf olur. Dolayısıyla her iddia veya gerçeklik algısı, ancak ilintili olduğu perspektif eşliğinde doğru görünür; perspektif değiştiği anda, doğruluk-yanlışlık da değişir. Bu demektir ki, birebir aynı içeriklerden bile birbirine zıt düşünceler doğabilir. İrlandalı Tevrat Bilimci Profesör John J. Collins, bunu çok güzel bir örnekle açıklar: Tevrat’ın “Joshua’nın Kitabı” bölümünde geçen “Sürgün” kıssası, aynı anda hem sivil insan hakları hareketlerine ilham kaynağı olurken hem de İsrail’in günümüz “apartheid” rejimine ve o toprağın diğer halklarına soykırım yapmasına gerekçe yapılmıştır. (11) Aynı dinin inananlarından bir kısım, kutsal kitaplarındaki aynı kıssayı başka insanların haklarını savunmak için kullanırken, diğer bir kısım ise onları katletmek için kullanmaktadır. Bunun gibi örnekler, bize şiddetin salt veya doğrudan sebebinin dini metinler değil, onları okuyanların perspektifleri olduğunu göstermektedir. Şiddetin çözümü, o perspektiflerin kök nedenlerini saptayıp ortadan kaldırmaktır.


2-Yolsuzluk, savaş ve adaletsizlikle mücadele: Terörün sebepleri değerlendirilirken radikalleşme bilimi ve kontra-terörizmin bulguları dikkate alındığında (12), radikalleşmede asıl motivasyonun ideolojiden ziyade sosyal dışlanmışlık, adeletsizliğe maruz kalma, işkence veya kötü muameleye uğrama gibi etkenler olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, terör ve radikalleşme ile mücadelede esas bilimsel yaklaşım, dini kaynaklarla oynanmasından ziyade, insanları suça sürükleyen yoksulluk, ayrımcılık, yolsuzluk, savaş ve hukuksuzluklarla mücadeledir. Dini metinler, inançlar veya ideolojiler terörün esas sebebi değil, teröre bulaşan insanların vicdanlarını rahatlatmak için sığındıkları mazeretlerdir. Kriminolojik zaman akışlarına bakıldığında, bir insan önce ağır hak ihlallerine maruz kalıp öfke ile dolmakta ve birşey yapma arayışına girmekte, sonra çeşitlikli networkler’le tanışıp çoktan şiddete yöneldikten sonra bu davranışını kendisi ve başkalarına haklı gösterecek dini veya başka ideolojik söylemlere eğilmektedir.


3-Dinin salt rasyonel olamayacağı gerçeğiyle barışma, uzlaşma. Batı felsefesi, özellikle Immanuel Kant’la beraber, bu realiteyle uzlaşarak inanca meşru ve sağlam bir temellendirme kazandırmıştır. Dinin gerçekten salt rasyonel olabileceğini düşünmek veya savunmak, amaçlananın aksine ateizm, deizm veya agnostisizm karşısında dini daha zayıf duruma düşürür, çünkü onu en sağlam temellendirmesinden koparır ve ait olmadığı bir ligde dövüşmeye zorlar. Siz ne kadar dini irrasyonel öğelerinden arındırdığınızı düşünürseniz düşünün, bu düşünceniz ancak bir eko odası gibi yine dindarlar veya zaten inanan insanlar arasında bir görecelik farkı olarak algılanabilir. Ama bir ateist veya agnostik karşısında sizin en rasyonel, en arındırılmış din versiyonunuz bile yine irrasyonel kalmaya devam edecektir. Ayrıca, insanların dine yönelme gerekçeleri veya motivleri içinde rasyonalitenin sınırlı bir yer tuttuğu gerçeğiyle de uzlaşmak gerekir. İnsanları dine çeken şeyler arasında evreni açıklama ihtiyacı kadar kendi varlığını anlamladırma, ibadet ve maneviyat hazzı, ruhsallık, sosyal özenme, sosyalleşme ve aidiyet ihtiyacı gibi çok başka değişkenler de vardır. İnsanlar dinlere rasyonalite düzeyine göre inanıyor olsaydı, bugün Hristiyanlık, Hinduizm, Sihlik gibi birçok dinin inanı olmazdı. Veya scientology gibi tarikatler daha fazla insana hitap ederdi. Ve hangi dinler arasında olduğuna bakmaksızın, din değiştiren birçok insanın hikayesini dinlediğinizde, mantıksal gerekçelerin tek motiv olmadığını, hatta çoğu zaman başka faktörlerin, duygu eksenli etkileşimlerin rol oynadığını görürsünüz. İnananlar olarak bu etkileşimleri iyi gözlemleyip, analiz edip, güçlendirmek gerekiyor.


4-Kavranması gereken bir başka realite de şudur: İnsanlar sünnet ve hadisler tümden reddedildiğinde, kendilerinin “akıl”dan anladığı şey ve Kuran salt kaynak olduğunda, yani sünnetten boşalacak olan o “random” alanda sadece kendilerininki gibi “rasyonel” veya hümanist din versiyonlarının ortaya çıkacağını zannediyor. Sünnetten boşalan o alanın asla istismar veya politize edilmeyeceğini, büyük oranda kontrolsüz ve “random” hale gelecek olan o alandan herkesin, her aklın aynı hükümleri türeteceğini sanıyorlar. Oysa, aklın yolu hiçbir zaman bir olmamıştır. Tüm insanlık tarihi bu naifliğin çürütülüşleriyle dolu. Halihazırda, sünnet aleyhtarı bazı mezhep veya ideolojilerin devlet rejimini belirlediği ülkelerdeki katliamlara ve anti-demokratik hale bakınca, bu gayet net anlaşılır. Daha da ötesi, insanoğlunun şiddetle ilişkisinin tüm tarihini inceleyin; şiddetin en az din veya irrasyonalite kadar, din/inanç karşıtlığı ve rasyonalite ve bilim bayraktarlığıyla da iç içe olduğunu görürsünüz. (Ben bu sünnet karşıtlığı konusunu siyaset bilimindeki demokrasi eleştirilerine ve “Demokrasi Paradoksu”na benzetiyorum biraz. Ancak burada çok yer tutacağı için, bu benzerliği başka bir yazıda ele alacağım.)


Sonuç: Albert Camus, Yabancı’yı yazdığında, insanları bunalıma ittiği iddiasıyla kitabın yasaklanması istenmişti. O dönemdeki genç intiharlarından varoluşsal felsefe ve Yabancı gibi romanlar sorumlu tutuldu. Ancak, herkes bilir ki, kimse bir roman okuduğu için intihar etmez; daha öncesinde bunalımları ve motivleri yoksa. Dolayısıyla, insanların sorunları ve eylemleri için salt inanç ya da fikirleri suçlamak ve bunları budamayı düşünmek, bana göre akıl öjenisinden başka birşey değil. Öjeniler hiçbir zaman sorunları çözmez, çünkü o sorunların gerçek sebeplerine dokunmaz bile. Ama daha büyük sorunlara kapı açtıkları çok vakidir.


Notlar:


(1) Düşünce deneyi: Gedanken experiment / thought experiment.


(2) https://www.huffpost.com/entry/violence-in-the-bible-greatest-hits_b_5861bd66e4b068764965be0a


(3) Kutsal Savaş (Holy War) ya da Hristiyan Cihadı diyebileceğimiz din motivasyonlu savaşlar, Engizisyon, din değiştirmeye zorlama (forced conversion), Yahudilere ve diğer din ve ırklara karşı çeşitli soykırımlar, köleliliği olumlama gibi bir kısmı bugün bile aktif hristiyanlık motivasyonlu şiddet olguları.


(4) Cevap olarak “Reform” diyecek olanlar olabilir. Ancak Reform ile ilgili şunu bilmek gerekir: Reform hareketi Hristiyalığın kaynaklarında değişikliğe, ekleme-çıkarmaya gitmedi. Sadece uygulamaları değiştirdi ve aynı içeriği farklı bakış açılarıyla yorumlamaya çalıştı. Ve günümüzde de daha modern veya rasyonel bir İncil versiyonu yoktur. Sarah Rollens gibi din bilimciler, hristiyanların İncil’deki şiddet ve radikalliğin üstesinden söz konusu kısımları çıkararak veya değiştirerek değil, “selective reading” yani seçici okuma yoluyla, İncil’in barışçıl kısımlarını sirkülasyona sokarak geldiğini söylüyor.


(5) https://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=124494788


(6) Matthew’s Gospel, Sermont on the Mount, 17


(7) Noam Chomsky, İncil’in tarihteki en soykırımsal kitaplardan biri olduğunu söyler. Bertrand Russell, İncil’i kendiniz okumaya kalkarsanız ateist ama başkası size anlatırsa hristiyan olacağınızı söyler. Russell ve Chomsky gibi düşünürler, İncil’in hiç de sevgiye dayanmadığını, aksine korku ve şiddete dayalı bir kitap olduğunu, buna rağmen hristiyanlığın dünyada “Tanrı sevgidir” mottosuyla anılmasının Hristiyanların büyük bir “satış/pazarlama” becerisi olduğunu söyler.


(8) Demarcation Problem.


(9) Numen-Fenomen ayrımı veya kendinde şey-görüngü ayrımı.


(10) Çünkü pipo ile pipo resmi aynı şeyler değildir. Bir pipo resmine bakıp “Bu bir pipodur” denemez. En fazla “Bu bir pipo resmidir” denebilir.


(11) John J. Collins, Does The Bible Justify Violence?


(12) Örneğin, International Center for Counter-Terrorism – The Hague gibi kuruluşların araştırmalarına göz atılabilir.


Yazar: Aslı R. Topuz