• Selim K. Kaplan

“Süreç” Üzerine Kavramsal ve Metaforik Bir Anlam Arayışı

Bir zamanlar, bir yerlerde tatlı uykularında gülümseyen çocukları görenler; “Melek geçti, melek geçti!..” derlermiş. Zira çocukları koruyup kollayan bir melek, onları usulca öpüp gidermiş. Hangisi daha masum: gülümseyen mi, meleklerin geçişlerine şahit olan muhayyile mi? Artık masum çocukların kanlı canlı melekleri (anneler), onların özlemlerini arttıran acı özneleri oldular. “Melek geçti!” denilen rüyaların dingin vakitleri kaçıp gideli uzun zaman oldu. O “Uzun Bıçaklar Gecesi”ni yaşayan çocuklar, güzel bir insanın dediği gibi ihtiyar sayılır. Bu söz, Birinci Cihan Harbi’ne atfen söylenmişti. Zira her akıl sahibini akıldan kuşkuya düşüren kötülükle malul insanlık tablolarından kan boşalan, sürrealist bir vahşete şahit olunmuştu. Kimi çocukların, kadınların ve adamların talihine de 15 Temmuz akşamının ihtiyarlığı düştü; onu yaşayan her güzel insan ihtiyardır.


O geceden hayli zaman önce, Kraliyet Akademisinden subay çıkan Giovanni Drogo, ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere kenti bir eylül sabahı terk eder. Annesini ve sevdiği kızı şehirde bırakarak iki gün süren zorlu yolculuktan sonra, nerede olduğunu kimsenin pek de bilmediği Bastiani Kalesi’ni güç bela bulur. Hiç de ait olmadığı bir yere geldiğini hemen hisseder. Işıltılı şehrin, alıştığı capcanlı hayatın çok gerilerde kaldığı uzak, ıssız sınır karakolunda yalnızca yönetmelikler, parolalar, dünden hiçbir farkı olmayan alışkanlıklar, talimler, emirler ve nöbetler vardır. Zaman mefhumunun işlevini kaybettiği bu tecrit mekânı; Kuzey Krallığı sınırında, Tatar Çölü denilen sonsuz bilinmezlerin eşiğindedir. Genç teğmen, buraya kendi tercihiyle değil; “atanarak, yanlışlıkla” gelmiştir. Kısa bir soruşturmanın ardından, dilerse başka yere tayininin mümkün olabileceğini öğrenir. Ne var ki böyle aceleci talepler, Albay’ın hoşuna gitmeyeceğinden dört ay sonraki doktor muayenesinde rapor almak en akıllıca yol olarak öğütlenir. Öğüdü tutar.


Bastiani günleri başlar. Drogo ilk olarak alayın terzisine gittiğinde terzi, kendisinin geçici olarak burada bulunduğunu, her an gidebileceğini vurgular. Ama orada çalışan, kendisi de eski bir asker olan ihtiyar adam, genç teğmene terzinin on beş yıldır aynı hikâyeyi anlatıp durduğunu, oysa asla Kale’den gidemeyeceğini söyler ve ekler: “O, alay komutanı, albay ve daha pek çoğu ölene değin burada kalacaklar; bu bir tür hastalık, dikkatli olun teğmenim, siz ki yenisiniz, henüz gelmişsiniz, daha vakit varken, dikkat edin... (…) İlk fırsatta gidin, onların çılgınlığına yakanızı kaptırmayın.” (1) Hayır, Teğmen Drogo sadece dört ay kalıp şehre tayin olacaktır!


Terzinin sözünü ettiği “çılgınlık”, Kale Komutanı Albay Filimore’un barbar Tatarların bir gün Kale’ye saldıracağına dair düşüncesidir. On sekiz yıl önce, haritaları inceledikten sonra Albay Filimore, kalenin çok önemli olduğunu, yüzyıllar önce gelip Avrupa’yı tehdit eden “barbar Tatarlar”dan arta kalan bir birliğin bir gün Kuzey Krallığı sınırındaki Tatar Çölü’nden gelip kendileriyle savaşacağı yönündeki sözlerle umut dolu, yıllanmış bir mitos inşa etmiştir. Bastiani Kalesi’nde harp edip kahraman olmak umuduyla uzun yıllarını geçiren, epeyce yaşlanmış subay vardır. Bu sessiz bekleyiş mekânında kulaktan kulağa, kalpten kalbe çarparak dolanan barbar Tatarlar söylentisi, tüm subayları umudun kör diriliğiyle ayakta tutmaktadır. Dört ay sonra arzu ettiği raporu alsa da malum söylentinin umuduyla sarhoş olmaya başlayan Teğmen Drogo da yazgısının görünmeyen kuzeyden yana olduğu hissiyle dolar, Kale’den ayrılma fikrinden vazgeçer. Böylece o da yavaş yavaş gerçeklikle yanılsamanın sarmaş dolaş olduğu bir dünyaya girer.


Aradan aylar ve yıllar geçerken Başçavuş Tronk ve nöbetçilerin kuzeydeki Tatar Çölü’ne dikkat kesilerek ciddiyet ve umutla beklediği nöbette tabyaya beyaz bir atın yaklaştığı görülür. Yönetmelik gereği gidip atı yakalamazlar. Fakat atı yakalamayı aklına koyarak nöbetten dönmeyen Er Lazzari, Kale’ye döndüğünde parolayı bilemediğinden nöbetçi tarafından vurulup öldürülür. Bu trajediye rağmen gizliden gizliye her askerde o beyaz atın Tatarlara ait olduğu, umutla beklenen düşmanın nihayet kapılarını çalacağı düşüncesi heyecanları arttırır.


Başlarda bürokratik ve prosedürel engellerle Kale’de kalmak durumunda olan Teğmen Drogo için sonraları başka nedenler de çıkar: Çölde görülen bazı siyah lekeler, birtakım ışıklar... Bir söylentinin peşinde kendi muhayyilelerinin tuzağına düşen bu askerler, gerçeklikle yanılsama arasında salınıp dururlar. Böyle birtakım tuhaf umutlar, zaman zaman yeniden kale duvarları arasında harekete geçivererek barbar Tatarların mutlaka geleceği fikrini diri tutar.


Aradan yıllar geçer. Drogo’da bazı hastalıklar başlar. Daha eski subaylar ve Albay Filimore çoktan emekli olmuş ya da başka yerlere tayin edilmiştir. Drogo hâlâ asıl önemli olanın başlamadığı fikrinde inat etmekte, sabırla o hiç gelmeyen günü beklemektedir. Kale’de otuz yılını geçiren Drogo, elli dört yaşına gelir, binbaşı rütbesiyle komutan yardımcısı olmuştur. Ne var ki hastalığı gittikçe artar. Bu defa Drogo’nun yaşamına yeni bir beklenti daha girer: İyileşme umudu. İyileşecek ve savaş gününe erişecektir.


Ve bir gün gerçekten de kuzeyden alay alay yabancıların geldiği görülür. Savaş hazırlıkları başlar. Tatarlar yaklaşırken Drogo’nun aslında pek de sevmediği arkadaşı ve Kale Komutanı Albay Simeoni, Drogo’ya “güzel” bir haber vermeye gelir: Gayet konforlu bir at arabası gelip hasta Drogo’yu şehre götürecektir. Drogo’nun itirazları ve duyduğu öfke, kararı engelleyemez. Düşmanı bekleme uğruna hayatın tüm güzelliklerinden feragat etmiş, otuz yıldır yalnızca bu umutla beslenmiş olan Giovanni Drogo tam da savaşın başlayacağı zamanda kovulmaktadır. Tatarları uzaktan görmesi bile mümkün olmaz.


Yolda iç muhasebesine girer. Onca yılını geçirdiği Bastiani Kalesi’ndeki tutkularının, savaşma ve kariyer hırsının, umut ettiği şeylerin ne kadar da küçük ve değersiz olduğunu fark eder.


Nihayet konakladıkları handa üniforması üzerinde ölümü beklemeye başlar. Gitar sesleri ve şarkılar gelmektedir kulağına. O anda Drogo, içinde müthiş bir umudun doğduğunu hisseder: Belki de her şey bitmiş değildir, belki de asıl talihi, tüm yaşamına anlam verecek olan o muharebe –ölüm– gelip kapıya dayanmıştır. Onu bir askere yakışır şekilde karşılamayı, bu defa kimsenin ona kahraman ya da buna benzer bir şey demeyeceğini ama işte tam da bunun için böyle yapmaya değer olduğunu düşünür. Camdan dışarı, yıldızları son bir kez görmek için bakar, göğün sonsuzluğunu duyar ve o en büyük düşmana –ölüme– yaşlanmış fakat zarif bir yüzle gülümser.


Dino Buzzati’nin Birinci Dünya Savaşı’nın insanlarda bıraktığı yıkıntılardan psikolojik izler taşıyan Tatar Çölü romanının kahramanı Teğmen Drogo’nun “bizimle” ne çok ilgisi var! Zira onun trajik sergüzeşti, içinde olduğumuz “süreç” için de metaforik okuma imkânları verebilir.


Romanda kasvetli Bastiani Kalesi ile sonsuz bilinmezlere açılan Tatar Çölü; kapalı ve açık mekânların iki kutbu olarak Teğmen Drogo’yu gerçekliğe karşı muhayyilesinde filizlenen umutların arasında Kafkaesk bir sarkaçta bırakır. İki mekân arasındaki tezattan doğan gerilim, bir varolan olarak insanın dünya/varlık ile olan trajik ilişkisini de ima eder: Heideggerci yoruma göre insan “dünyaya atılmış”, “burada olan” (Dasein) varlıktır. İnsanın kuşatıldığı gerçeklik, çıkışsızlığını mutlak biçimde belirler. Yanı sıra Sartre’da “bir hümanizma” olarak ele alınan Varoluşçu düşünce, insanın dünyaya atılma trajedisini değil, “özgür olmaya mahkûm”, kendi kendisini inşa etmekle yükümlü varlık olduğu fikrini öne çıkarır. Bu iki yorum düzleminde değerlendirilirse trajik gerçekliğin Teğmen Drogo’yu kuşatışına, “burada oluşuna” bir ima olarak somutlaşan Bastiani Kalesi’ne karşı açık mekân ve simge değer olarak Tatar Çölü, genç teğmeni bir kimlik inşası ve anlam arayışına zorlayan öteki’nin (barbar Tatarlar) kaynağı olarak belirir. Öteki; düzene (kozmos) sevk eden, mevcudu biçimleyen, kahramanı bir amaca ve umuda yönelten imgedir. Her şey, bu imgeyle başlar. Doğal olarak barbar Tatarlar, süreci organize eden yaratıcı öge oluverir. Onlarla savaşmak, tüm subaylar için gerçek ve en kıymetli kahramanlıktır. Ne var ki Drogo’nun dolaysız, sahih bir iç muhasebenin sonunda vardığı gerçek, otuz yıllık sürecin kutsallarının (kahramanlık, kariyer, kendini ispatlama vs.) ne denli kıymetsiz olduğudur. Burada Konstantinos Kavafis’in “Barbarları Beklerken” (2) adlı şiirini hatırlamak (3) açımlayıcı olabilir. Şiir boyunca imparatordan sıradan insanlara kadar herkesin barbarların istilasına karşı bir törene hazırlanır gibi hazırlandığı ve hatta barbarların baştan kabul edilen fizik gücü ve üstünlüğüne karşı psikolojik teslimiyet, onların gelmediği görülünce tuhaf bir hüzne dönüşür. Anlam yerinden edilmiştir çünkü. Böylece, düşmanına karşı olması nedeniyle zemini kaymış sadistçe merak, ironik olarak düzensizliği (kaos), düzen (kozmos) olarak kurgular.


Buzzati’nin romanında zaman ögesi de, matematiksel bir algı ya da ölçü olmaktan çıkıp bir “süreç” olarak özneleşir. Drogo’nun Tatarların geleceğine dair umut ve bekleyişiyle beraber, ne zaman son bulacağını bilmediğimiz zaman dilimi, belirsizleşerek ucu açık bir “süreç” hâlini alır. Öyleyse Teğmen Drogo’nun elinde olan ya da olmayan nedenlerle içine atıldığı şey, bir mekândan çok, otuz yılını geçirdiği süreyi tanımlayan “süreç”tir. Burada süreç kelimesini kullanma meşruiyeti, kavramın bir “son” kabulünü barındırdığına dair anlamsal vurguda saklıdır. Drogo’nun bekleyişi, alt metninde Tatarların saldırmasıyla somutlaşacak olup söylenmeyen bir “son”a koşulludur. Bu belirsiz varsayımla beraber Bastiani Kalesi gibi “süreç” de mekân gibi kapalı, kasvetli, Kafkaesk, kısır bir ögeye dönüşür. Genç teğmen, ister istemez söz konusu sürece hapsolmuştur. Zaten başından beri, Kale’ye isteğiyle değil, insanın dünyaya atılması söylemini hatırlatan biçimde, “atanarak, yanlışlıkla” geldiğini tekrarlar. Başkalarının inşa ettiği mitosa teslim olmuş ve ayrıca Tatarların eylemine muhtaç olmayı kabullenmiştir.


Dolayısıyla “kötü”nün imgesi olan çöl ve barbarlar, “anlam”ın doğmasında yaratıcı öznelerdir; süreç onların varlığına koşulludur. Bu yüzden Drogo’nun yaşadığı süreç, aradığı “anlam”la eşitlenir. Ne var ki o, bunun ironik ve esasen yerinden edilmiş bir anlam olduğunu ancak onun dışına atıldığında yaptığı iç muhasebeyle kavrayabilir. İlk hâliyle Drogo, başkalarının yazdığı metindedir. Nihayet “zaman”, bilhassa başkalarının bizi içine attığı bir “süreç” olduğunda çıkışsız mekânlar gibi labirentleşebilir. Bu durumda çıkışsızlığın çıkışı, içine atılmış bulunulan süreci mutlaklaştırmak değil, onu kendinden bir yorum getirerek, özgürleştirici bir yordamayla, tersine çevirerek bulunabilir. Drogo da tecrübe ettiği “sürecin anlamını” tersine çevirerek yani Bastiani Kalesi’nde yıllar boyunca onca asker tarafından inşa edilmiş söylemsel yapıyı sökerek) esaslı bir anlama ve kimliğe kavuşur: Kimsenin görme ve bilmesine ihtiyaç duyulmayan bir arınmışlıkla, çıplak bir özgürlükle, tam da kendini başkasına ispatlama çabasından, soysuz bir “başarı” algısından uzak olarak tüm yaşamına anlam verecek olan muharebeyi (ölüm) gülümseyerek karşılamaktır değerli olan. Drogo’nun vargısı, sadece kendine karşı, kendisi için temellük edilmiş bir tavır alış olarak ortaya çıkar. Başkalarına kahramanlık ispatını merkeze alan edilgenlikten sıyrılmış, diyalektiğe dayalı kısırlık ve yozluktan uzak bir son… Bu, bir kimlik inşası, varoluşsal anlam bulgusu, ontolojik bir konumlanmadır.


Nitekim her kıymetli sanat metni, kişinin ontolojik boşluklarına bir öneri sunma ya da ima etme niteliğini taşıyarak biter. Teğmen Drogo’nun sergüzeşti de, “kibir dolu bir iddia” ile başlayan ve kahramanlığa odaklanılmış otuz yıllık feragatin ardından “hastalıktan tükenerek, bilinmeyen kişiler tarafından kale dışına sürülmüş olarak, dürüst biçimde ölmenin çok daha imrenilecek bir şey olduğu” tecrübesiyle sahici bir anlama oturarak özgürleştirici, ontolojik ufkunu ortaya koyar.


“Süreç” kavramı, özellikle 15 Temmuz’dan sonra sıklıkla kullanıldı ve bir kavram değerine kavuştu, diyebiliriz. Bu sözcük ilk olarak hangi muhayyileden sadır oldu bilinmez, ama bunu biraz da bütün camiaya ait genel algının bir dışa vurumu ve aynı zamanda beklenen ışıltılı günlerin cebrî haşiyesi olarak yorumlamak isabetli görünüyor. Bu, kendi seçtiğimiz değil, bizim içine atıldığımız bir süreç. Ama onun bireysel evrenimizde ve camiaya nazar eden ruh ve zihin dünyamızda hangi anlama kavuşacağı sorusu süreci başlatan erkin mitosu ve tanımlamalarına değil, bizim bu süreci tersine çevirerek yani söylemsel yapıları bozuma uğratarak kavuşturacağımız anlama dönüktür.


Bilerek ya da bilmeyerek başkalarına ve hâkim diskura karşı bir iddia ve ispat sığlığına düşülmesi en büyük yanılgı olur. Zaten “asıl muharebe”nin, kimsenin takdir ve onayına ihtiyacı olmayışı tam da onun “asıl” oluşundandır. “Süreci” tersine çevirirkenki tavır, “hiç kimsenin görmediği, göremeyeceği kahramanlık” fikriyle biçimlenirken vizyonumuzu da ana kaynaklarımızdan ve kolektif hafızamızdan beslenerek ortaya koyduğumuz/koyacağımız rasyonel gayelerimizin pratiklerini kurgulamamız, güncellememiz ve birey’in gelişimine yönelik emek vermemizle mümkün olabilir.



Notlar:


(1) Dino Buzzati, Tatar Çölü, Çev. (H. Tufan), İletişim Yay., İstanbul, 2014, s. 54.


(2) Konstantinos Kavafis, Bütün Şiirleri, (Çev. H. Millas, Ö. İnce), Varlık Yay., İstanbul, 1999, s. 103-104.


(3) Tatar Çölü’ne dair değerlendirmelerde sıklıkla bu şiire atıfta bulunulur ve Buzzati’nin bu şiirden ilham aldığı söylenir.



Yazar: Selim K. Kaplan


01 Eylül 2022