top of page
  • Aslı R. Topuz

Sadık Usta'nın Felsefe Karnesi ve Bediüzzaman Üzerine Kısa Bir Söz

Risale-i Nur Külliyatı’ndan depremle ilgili birkaç cümlesini alıp Bediüzzaman hakkında “En az Cübbeli Ahmet kadar bilgisiz bir dinci olduğunu tahmin etmiştim” cümlesini kuran Sadık Usta’nın, iddialı olduğu felsefe alanındaki karnesine bir bakalım.


1) Bir akıl yürütme sürecinde veya konusu gayet net, belirli ve sınırlı bir tartışmada felsefenin tespit ettiği muhakeme hatalarına (fallacy) düşmemek, geçersiz savunma yöntemlerine başvurmamak; felsefi disiplin almış bir aklın ilk ve en önemli göstergelerindendir. Peki Sadık Usta bunu ne kadar başarabiliyor?


a) Tek cümlesini cımbızlayıp ve bağlamından çıkarıp, Said Nursi’yi Cübbeli Ahmet’le eşleştirmesi,

b) Buna itiraz edenleri “tarikatçi, fetöcü, gerici” gibi sıfatlarla yaftalaması,

c) Yine buna itiraz edenlerin amaçlarının din, inanç değil menfaat olduğunu iddia etmesi,

d) Hz. Muhammed’i eleştirse daha az tepki göreceğini ve linçe uğradığını iddia etmesi,

e) Taraftarlarının kendisiyle ilgili “Sadık Usta ile bir başkası tartışıyorsa, bizim tarafımız hep Sadık Usta’dır” veya “Biz sizi tanıyoruz, siz kıymetli bir insansınız, siz şu kadar kitap yazmış bir insansınız, diğer tartışanlar kitap yazmış mı, size cevap verenler zaten fetöcü” gibi beyanlarını tartışmada kendi haklılığına işaretmiş gibi kullanması,

f) Felsefeyi, salt din ve metafizik karşıtlığı üzerinden tanımlamaya kalkışıp, metafiziği “zırva” diye tanımlaması,

g) Yaptığı cehalet ve felsefi muhakeme hatasıyla ilgili net, belirgin bir itiraza cevap vermek yerine, itiraz edenleri genel din-bilim karşıtlığını tartışmaya davet etmesi ve benzeri davranışlarına bakarak, felsefece tespit edilmiş en az şu muhakeme hatalarını işlediği görebilirsiniz:


-Hatalı Genelleme ve bunun alt türlerinden Cımbızlama (Faulty Generalization – Cherry Picking)

-Hatalı Bileşim Genellemesi (Composition Fallacy – Bir bütünün sınırlı bir parçasına bakıp geneliyle ilgili indirgemeci veya hatalı tanım, tasnif, kanaat)

-Yanlış İkilem (False Dilemma)

-Yanlış Analoji (False Analogy – Apples and Oranges)

-Alakasızlık: Relevance Fallacies türlerinden Ad Hominem (Karşı tarafın fikrini, yine karşı tarafın şahsiyetine, aidiyetine, durumuna vs. saldırarak çürütme teşebbüsü), Appeal To Motive (Güdüye Başvuru yani karşı tarafın fikrini, yine karşı tarafın motivasyonuyla ilgili ve konuyla bağ teşkil etmeyecek iddialarla çürütme çabası), Appeal To Accomplishment (Bir kanaatin doğruluğunu onu iddia edenin başka başarılarına dayandırma çabası), Appeal To Emotion (Duyguya Başvuru yani tartışmayı takip edenlerin duygularını manipüle etme), Appeal To Pity (Tartışmayı takip edenlerin kendisiyle ilgili merhamet veya saygı duygularından medet umma), Appeal To Spite (Tartışmayı takip edenlerin karşı tarafla ilgili kin ve nefret gibi duygularından medet umma), Appeal To Fear (Tartışmayı takip edenlerde karşı tarafın galip gelmesinin sonuçlarının kendileri için riskli, tehlikeli olacağı ile ilgili korku, stres oluşturmaya tenezzül; Sadık Usta’nın tartışmanın içeriğiyle ilgili sorulardan kaçıp kendisine itiraz edenleri “tarikatçi ve patlatılması gerekli cerahatler” olarak nefret hedefi yapmaya tenezzül etmesi.)

-Straw Man (Karşı tarafı esas maksadindan farklı birşeyi savunuyormuş gibi gösterme, konuyu genişletip farklı yönlere dağıtma. Bunu hem Bediüzzaman’a hem de tartışmaya girdiği diğer kişilere karşı yapması. Bediüzzaman’a saldırırken, sanki Bediüzzaman bilimi redediyormuş, metafiziği bilimin de yerine öneriyormuş gibi davranması. Oysa Bediüzzaman bilimi kabul eder, kabul etmenin ötesinde hayranlıkla takdir eder, kutlar, gerekli görür, bilimin imanı güçlendirdiğine inanir. Ve onu metafizikten ayırır, ikisinin tanım ve kapsamlarını ayırt eder, benimser, inananların da bu ayrımları tanıyıp kabullenmesi için çalışır. Sadık Usta’nın sadece Bediüzzaman’la ilgili değil, tartışmada kendisine karşı onu savunanlarla ilgili de bu hatayı tekrar etmesi, sonra da konuyu Bedüzzaman sevgisinin Hz. Muhammed sevgisinden fazla olduğu, tarikat ve cemaatlerin şeyhlerine taptığı gibi doğruluğu, genelliği ıspatsız ve tartışmanın asıl içeriğinden alakasız taraflara çekmesi, Sadık Usta’nın Straw Man hatasını birden fazla biçim ve sayıda işlediğini gösteriyor ki; bu durum da bu muhakeme hatası türü ve muhtemelen diğerleri hakkında da pek bilgi sahibi olmadığını ya da aşinalık sahibiyse de bunlardan kaçınma beceri ve ahlakını geliştiremediğini düşündürüyor.)

-Etimolojik Hata (Bir kelime veya kavramın orijinal veya tarihi anlamı veya etimolojik analizinin, o kavramın günümüzdeki kullanımlarını temsil etmediğini veya kapsamadığını gözden kaçırma.)


Daha da dikkat edilse, belki başka muhakeme hataları da bulunabilir ama Sadık Usta’nın muhakeme kabiliyeti, felsefi akıl yürütme yetkinliği ve tartışma ahlakıyla ilgili genel bir fikir vermesi bakımından bu kadarı yeter de artar bile.


Bu vahim muhakeme hatalarına gelmeden önce, Sadık Usta daha mantıksal açıdan geçerli, majör ve minör koşulları hatasız bir syllogism kurmaktan aciz. O yüzden kafasında şöyle syllogism’lerle düşünüyor ve bu şekilde tartışma kazanabileceğini sanıyor:

Cemaatler, tarikatler bir ve aynıdır,

Tarikatler cerahattir,

Said Nursi de bir cemaat/tarikat lideridir,

Said Nursi ve taraftaları ne derse desin itiraz edilmelidir.

2) Felsefe karnesi açısından bir önemli beceri de, herhalde felsefenin keşiflerini, saptamalarını kendi zihnine uygulayabilmek ve metafelsefe sorgulamalarına açık olabilmektir. Francis Bacon, zihnimize ve dilimize yerleşmiş, biz farkında bile olmadan düşünüşümüzü yöneten “Çarşı-Pazar Putları, Tiyatro Putları, Mağara Putları ve Kabile Putları”nı tarif edeli dört yüzyıl geçti. Foucault, objektif sandığımız düşüncelerimizin dahi arka planda farkında olmadığımız “episteme”lerce belirlendiğini ortaya koydu. Popper, Kuhn gibi isimler, bilimsel savların arka planında biliminsanlarının kendilerinin dahi farkında olmadığı yargılar, ön kabuller olabileceğini gösterdi. Peki felsefe tarihi insan zihninin bu kadar “önceden yüklü”, kendi iradesi ve bilinci dışında şekillenmiş ve politik olduğunu ortaya koyan filozoflarla doluyken, Sadık Usta hiç kendi zihninin üzerindeki hakim epistemeye far tutup sorgulamış mıdır? Kendinin felsefe, din, metafizik, bilim, rasyonel, zırva diye bahsedip durduğu şeylerin, o şeylerin aslı değil sayısız temsiliyetinden biri olduğunun farkında mıdır? Pek öyle görünmüyor.


Sadık Usta felsefe derken, bugünkü felsefeden ziyade adeta Fransız Aydınlanması’nın felsefe anlayışını yansıtıor ama sanki bu mutlak doğru, halen geçerli veya tek felsefe anlayışı imiş gibi. Oysa neredeyse her filozofun, her dönemin felsefe tanımı ve felsefe yapışı farklı. Mesela Viena Halkası zamanındaki felsefe metinlerinde bolca matematik formülü vardır. Veya Wittgenstein’a göre felsefenin amacı, düşüncelerin mantıksal netliğini sağlamaktır; dolayısıyla felsefe bir doktrin değil, etkinliktir. Deleuze’e göre ise felsefe, birşeyler hakkında düşünmek ve cevaplar bulmak değil, kavram yaratmaktır ve bu görüşüyle Platoncu felsefeye şiddetle karşı çıkar. Bir bu gibi örneklere bir de Sadık Usta’nın kafasındaki felsefeye bakınca, yine kendisinin ve epistemesinin öznelliği ve tarihselliği hakkında bir farkındalığının olmadığını düşünmemek elde değil.


Yine aynı şekilde felsefenin en büyük problemlerinden “Ayrım Problemi (Demarcation Problem)” yani bilim ve metafiziğin tanım ve sınırlarının belirlenmesi problemine ilişkin tutumu, felsefenin bu konuda günümüzde vardığı çözüm ve uzlaşıdan adeta habersiz olduğunu düşündürüyor. Bilim ve metafizik geçmişte savaşsa da artık savaşı bırakmış, birbirlerinin alan ve sınırlarını ve iç işlerinde bağımsızlığını tanımış eyaletler gibi ve ikisi de artık felsefe ülkesine dahil, geçerli, meşru. Ama Sadık Usta’ya baktığınızda, ister istemez şu fantastik film karakteri gözünüzde canlanıyor: ABD İç Savaşı’nı yaşamış biri bir anda günümüze ışınlanıyor. Kuzey ve Güney eyaletleri arasındaki savaşın bittiğini ve ayrı ülke olmak isteyen “konfederasyon” eyaletlerinin yenildiğini bilmiyor, yeni ABD Anayasası ve bayrağından haberi yok ve hala konfederasyon bayrağını sallıyor. O yüzden din felsefesinin de artık tanınmış, kabul edilmiş bir felsefe alt dalı olduğunu kavramakta güçlük çekiyor. Baskalarına telkin ettiği felsefeyi biraz kendi zihnine uygulaması, daha ileri düzey metafelsefe sorularla kendi zihnini dürtmesi ve indirgemeci zihninden kurtulması gerek. Yoksa bu haliyle, psikolojinin henüz bugünkü bilim haline gelmediği zamanlarda insanlardan ve hatta diğer bilimadamlarından gördüğü zorbalığı, ilk psikologların “alienist” gibi ünvanlarla adlandırılıp şarlatan muamelesi gördüğü zamanları akla getiriyor. Veya sürrealist bir ressamın tablolarına bakıp “saçma” veya badanacı” gibi yorumlar yapan bir müze ziyaretçisini.

Son olarak ve yukarıdaki konudan kısmen bağımsız biçimde, Bediüzzaman üzerine çok kısa birkaç şey söylemek isterim. Ve söyleyeceklerimin onun hakettiği övgü ve dikkatin çok gerisinde olduğunun farkındayım. Söyleyeceklerim, onun hakkında daha dikkatli çalışmalar yapmak isteyecekler için kısmi bir izlek teşkil edebilir en fazla. Bediüzzaman, bir filozof değil teolog yani modern dünyada da tanınan/kabul edilen bir beşeri bilimin kendi zamanındaki akredite eğitimini almış ve direkt alanıyla ilişkili en yüksek devlet kurumunda yine yüksek ünvanla resmi vazife yapmış bir insan. (1) Daha açık deyişle, eğitimi ve yetkinliği resmi olarak tescilli. Yani ne cinci hocalar ne de tıp doktoru gibi davranan aktarlar gibi muamale edebileceğiniz biri değil. Bununla birlikte, bunlar değil önemli olan. Çünkü bu kadarını çok zeki olmayan insanlar da ayırt edebilir. Önemli olan yani esas zeka, kavrayış ve kemalat gerektiren; Bediüzzaman’ın ilminin ötesindeki zekasını ve yeteneğini, o ilimle neler yapabildiğini ve karakter ve ahlakının en az ilim, zeka ve yeteneği kadar muazzam olup, başardığı şeyin zorunlu, kaçınılmaz bir parçası olduğunu takdir edebilmek. Onun zeka ve yeteneği, zamanının gerisinde değil ilerisinde. Aynı anda hem Fransız Aydınlanması hem Marksizm hem de Kemalizm rüzgarı altında sarsılma, yok olma tehlikesi altındaki bir inanca, sıkıştığı köşeden çıkış yolu açmanın ötesine de geçip müthiş bir ilerleme rampası sağlamış ve bunu döneminin aynı tehditi altındaki diğer din/inançlardan farklı bir şekilde yapmış: Takipçilerine söz konusu rüzgarları yok saymayı, sorgusuz bir teslimiyetle içlerine dönerek kapalı bir topluluğa dönüşmeyi veya realiteden saklanmayı salık vermek yerine; söz konusu rüzgarlarla gözü açık şekilde yüzleşmeyi, onları tanıyıp anlamayı ve onları navigate etmeyi öğrenerek inanca yeni seyahat yolları ve yaşam formları bulmayı öğretmiş.


Bazı felsefi düşünüş kriterleriyle baktığımızda dahi şunu görürüz: Bediüzzaman, kavram yaratabiliyor (2), yeni bir “literacy” yani okuryazarlık türü (3) ve düşünce kodu geliştirebiliyor. İçkinlik düzleminde yeni görme ve konuşlanma zekası, yeni bir persona üretebiliyor. Metadin seviyesinde prensipler (4) ve okul kurabiliyor. Ve hepsinden öte, bunları yaparken koskoca bir devletin saldırısına uğrayıp canı, malı, özgürlüğü ile bedel ödüyor. Yani zeka, erdem ve devrimcilik açısından Sadık Usta gibiler Bediüzzaman’ın çorabında kaybolur. İntihar, yas, aşk acısı gibi konulardan mezhep kavgalarına, doğa bilimleriyle uyumlu dini düşünüşten, modern dünyaya adapte olabilen, varoluşçu ve aynı zamanda pragmatik bir etiğe kadar birçok alanda dine yeni perspektif ve genişlik kazandırmış, üstelik temel geçerlik kaidelerini, istikameti, toplam tutarlık ve bütünlüğü koruyarak. Bediüzzaman, olan dini malumatı basitçe yeniden organize eden biri değil. Meta düzey düşünme, dünyayı ve dini yeni bir göz, dil ve zihinle işleme ve kurgulama yetisine sahip. Sadık Usta ise en fazla bir malumat aktarıcısı sayılabilir ama onu da tam yetkin biçimde yapabildiği söylenemez. Bediüzzaman’dan çok farklı olarak, zekası ve sahip olduğu malumatla yapabildikleri zamanının çok gerisinde. Bediüzzaman hala ve hep geleceğe, zamansızlığa ait kalacak; çünkü bilginin kullanımına güncelliğini kaybetmeyecek bir prensip kazandırmış. Ama Sadık Usta bugün bile geçmişe ve geçmişte de çabuk sönmüş bir yanılgı anına ait.


Notlar:

1) 1918-1922 yılları arası Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye Azalığı. Daha sonra Atatürk de kendisine Doğu Vilayetleri Din İşleri Başkanlığı teklif etmiş ama Bediüzzaman kabul etmemiştir.

2) “Şefkat tokadı, yaralı talib-i hakikat” gibi birçok özgün kavram.

3) Finans okuryazarlığı, medya okuryazarlığı, politika okuryazarlığı gibi bir tür yeni, modern iman okuryazarlığı.

4) Devrin tarikat değil iman devri oluşu, medenilere galibiyetin ikna ile oluşu gibi aklı, muhakemeyi, ruhu, hisleri ve insan ve topluluk ilişkilerinde barışı önceleyen prensipler. Ayrıca, Cumhuriyet kurulmadan önce de cumhuriyetçi olduğu ve istibdat karşıtlığı unutulmamalıdır.


Yazar: Aslı R. Topuz


03 Mayıs 2023

Kommentare


Post: Blog2_Post
bottom of page