• Aslı R. Topuz

Tanrı'nın Özel Hayatı

İnsanın Yaratıcısıyla arasını düzelten, hayatını tıkamış bazı düğümleri açan şeyler vardır. Plansız yaşanan birşey, rastgele duyduğu bir cümle veya uzun zaman sonra kafasında birden bire kendini açan, ait olduğu oyuğu bulup, nihayet yerini seven bir düşünce, duygu gibi. Ansızın bir sokakta O’nunla karşılaşmaktan daha az değildir bu. Yanık Portakal da benim için sürekli içinden Tanrı’nın baktığı bir anı oldu.


Jerome Debney, hayatının son devresinde, insanlara ve daha çok da kendisine kırgınlığı yüzünden resim yapmayı bırakmış, kendini cezalandıran büyük bir ressamdır. Daha önce yaptığı tüm şaheserleri acımadan yakmıştır. Sanat dünyası, ölmeden önce yapacağı son bir resim için beklemekte; bundan da vazgeçer korkusuyla - inzivasını bozup onu kızdırmamak için - nefesini tutmuş uzaktan izlemektedir. Joseph Cassidy, Debney’nin hiç yüz vermediği hamisi ve çok zengin bir koleksiyoncudur. Onun da aklında, Debney’nin geride bırakacağı tek esere sahip olmak vardır. Bunun için, Debney’nin arada yazılarını okuduğunu farkettiği, şeytani bir anlatım ve ikna yeteneğine sahip sanat eleştirmeni James Figueras’ı mülküne davet eder ve ondan Debney’le yakınlık kurup birşey çizip çizmediğini, eğer varsa, üzerinde çalıştığı şeyin neye benzediğini keşfetmesini ister. Figueras’ın maddi sıkıntısı ve zaaflarını araştırmış olarak, dediği şeyi başarması karşılığında ona büyük bir müzenin yöneticiliğini vadeder. Figueras, Debney’i tuzağa düşürmek, güvenini kazanıp ona ihanet etmek anlamına gelen bu ahlaksız teklife karşı koymaz ve yeni tanıştığı, aslında taşralı ve basit gördüğü kız arkadaşı Berenice’i de yanına alarak Cassidy’nin mülküne gider.


Hiçbir şey beklendiği gibi olmaz. Debney, Cassidy ve Figueras’ın tuzağına düşmez. Kendilerini hem insan sarrafı hem de “hayattaki herşeyin eder ve değerinin sarrafı” sanan bu iki tacirin hevesini kursağında bırakır. Ve yine ikisinin bir anlamda hor gördüğü, hatta görmezden geldiği Berenice’te yıllardır aradığı kendini bağışlamayı, saflığı ve ruh cevherini bulur. Kendininkini de ona açar. Ne Cassidy ne de Figueras, gözlerinin önünde yaşanan bu ruhaniyeti farketmeyecek, Debney’nin yakınlığı ve gizli hayatının asla bir parçası olamayacaklardır. Bu sözde çok kurnaz tacirlerin cezası, farkında bile olmayacakları bir mahrumiyettir. Onlar için Debney sadece yetenekli ama kaprisli, yaşlı ve şımarık, fakat zenginlik vadeden bir ressamdır. Bu, Debney’nin yanından uzaklaştırmak istediği, gizli hazinelerini sakındığı insanlara karşı takındığı yüzüdür.


Hikayenin sonunda Debney’den istediğini koparamayan Figueras, büyük ressamın atölyesinden imzası olan boş bir tuval çalar ve onu taklit ederek bir resim yapar. Durumu farkeden ve Debney’ye bunu yapmasını engellemeye çalışan Berenice’i öldürüp, büyük ustanın da ölümünü beklemeye koyulur. Debney de öldükten sonra, kendi yaptığı resmi ondan kalan tek ve son resimmiş gibi ortaya sürerek şöhrete ulaşır. Figueras hikaye anlatmada o kadar iyidir ki, ne son derece yetkin bilirkişiler resmin sahte olduğunu anlar, ne de Cassidy resmin arkasındaki gerçeği umursar. İnsanların anlam ve değer arayışlarındaki yüzeysellik, acelecilik, yalana duydukları zaaf öyle büyüktür ki, gerçek tam karşılarında da dursa görmezler.


Ancak Berenice, ölmeden önce ünlü resmin sahteliğini ele verecek bir iz bırakmış, Figueras’ı suç ve korkunun zehriyle mahkum etmiştir. Debney ise ölmeden gerçekten son kez resim yapmış, kimsenin bilmediği ve yakıp kül etmediği bu tek resmi Berenice’in ailesine göndermiş; resimleri için hayatı boyunca aradığı gizli mağara duvarını o taşra evinde bulmuştur.


Filmin insan karakterlerini ve duygularını işi kolaylaştıracak araçlara, süslemelere çok başvurmadan ve olabildiğince az olay ve diyalog kullanarak ama çok katmanlılık, sağlamlık, telaşsızlık ve rahatlıkla ve en önemlisi de son ana kadar tahmin edilmezlik ve yanıltmalarla verişi çok güzeldi. Venedik Taciri, Frankenstein ve Faust gibi klasiklerde işlenen, hiç eskimeyecek insan sorularını bugünün gerçekliğinde ele alışı da çok güzeldi. Ayrıca, olgular ile duygular ve olgular ile anlamlar arasındaki ilişkileri mutlaklıktan çıkarıp sonsuz olasılıklarla ilişkilendirmesi, insanı zenginleştirmesi de çok güzeldi. Örneğin, günah Figueras’ı ruhsuzlaştırırken, Berenice ve Debney’e pişmanlık ve utançlarını “zarafetle” taşımayı öğretmişti.

Filmin burada bitiremeyeceğim başka güzellikleri de var. Ama bana verdiği en güzel şey şu oldu: Debney’nin insanlarla ilişkisini, Tanrı’nın insanlarla ilişkisi gibi düşündüm. Ve tabi insanların Debney’e yaklaşma biçimlerini de Tanrı’ya yaklaşma biçimleri gibi. Ve şunlar hoşuma gitti:

-Cassidy’le birlikte yaşadığı halde ve Cassidy’nin hem onunla hem de sanatla ilgili bir sürü şey bilip konuşabilecekleri birçok konu olmasına rağmen, Debney Cassidy’yle tek kelime konuşmuyor, dostluk kurmuyor. Ama ne kendisi ne de resimle ilgili tek şey bilmeyen Berenice’le, bir gün kadar kısa zamanda, yıllar içinde ulaşılabilecek bir yakınlık kuruyor. Çünkü Cassidy’nin kafası, Debney’den ziyade Debney’nin elinden çıkan metalarla meşgul. Berenice ise Debney’e, kim olduğunu öğrendiği halde, hesapsız yaklaşıyor; onun elinden çıkan metaları değil, direkt kendisini umursuyor.[1] Hatta Debney sadece imza atıp bıraktığı boş tuvallerle dalga geçerken onun deliliğine ayak uyduruyor ve o ‘görünmez’ resimlerdeki renkleri anlatıyor. Debney, hayatında tek gün tanıdığı bu kadına sırlarını, dostluğunu ve son hazinesini veriyor; Berenice’i özel hayatına alıyor.


İnsan buradan yola çıkarak Tanrı ve yarattıklarıyla ilgili meraklarını gözden geçirebilir. O’nun ağaçları, denizleri, taşların pütürlü yüzeylerini ya da ıslaklık, sertlik gibi algılarımızı nasıl yarattığını veya zenginlik, yoksulluk gibi şeyleri nasıl pay ettiğini merak ettiği kadar; “önem, anlam veya değer”leri nasıl yarattığıyla ilgilenmeyi deneyebilir. Bir varlık, özellik veya düşüncenin diğerlerine göre “daha önemli, daha değerli” olduğuna karar vermemizi sağlayan şey ne? “Değer”in kendisi ne? Tanrı’nın kendi tercihlerini bize hissettirme şekli mi? Peki O’nun tercihleri nasıl oluşuyor? Film bende esas bunları düşünmeye yol açtı. Bunların cevabını bulmak kolay değil. Ama O’nun insanlarla ilişkisinde Debney’nin insanlarla ilişkisine benzer en ufak şey varsa, ki buna inanmak için çok neden var, şunu diyebilirim: Yaratıcı için bizi değerli yapan şeyler içinde başarıların, metalara sahipliğin, sahip olduklarımızın başkalarınca bilinip bilinmemesinin hiç önemi yok. Debney’nin son eserinin sahtesi ile gerçeğinin öğrenilememesi gibi “hayatın cilvesi” dediğimiz şeyler, mesela kimi peygamberlere tek kişinin bile inanmaması, kimi büyük şairlerin gencecik yaşta ölmesi, kimi büyük kitapların asıllarının kaybolup unutulması, yani insanların “büyük kayıp” saydığı onca şey, belki de Yaratıcının bunları önemsemediğini bize anlatma biçimi. Önemsediği şeyler ise; başkalarının bilip umursaması gerekmeyen hesapsız karşılaşmalar, O’nunla iki kişilik yaşanan delilikler, kaydı tutulmayanlar. Ve bu, insanlardan değer görmeyiş hüznünü bir anda yok ediyor.


Yazar: Aslı R. Topuz



[1] Bir ressamla ilgili asıl ilginç olan, belki resimlerinden ziyade onun kendisidir. Da Vinci’nin kendisini tanımak, insanı onun resimlerinden daha çok heyecanlandırabilir. Ya da resimleri belki sadece onu keşfetmek için serpilmiş ekmek kırıntılarıdır. Bu tüm sanatçılar için geçerli olabilir.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör