top of page
  • Aslı R. Topuz

Ateizmde Nihat Hatipoğlu Kitlesi

Elbette her düşünce yayılmak ister. Din kadar dinsizlik de çoğalma arzusundadır. Her ikisinin de bunu nasıl yaptığı, doğruluk veya yanlışlıklarından bağımsız, temsilcilerinin kavrayış ve entelektüel kapasiteleri ile ilgilidir. Entelektüel kapasite ise malumat çokluğundan farklı ve onun çok ötesinde birşeydir. Temsilcilerin kapasiteleri her zaman düşüncenin kendi potansiyeliyle doğru orantılı olmayabilir. Bazen çok yüksek potansiyele sahip düşünce ve inanç sistemleri, vasat temsilcilerin eline düşebilir.

Türkiye’deki teizm-ateizm tartışmalarının akıl düzeyine bakacak olursak; bunun da ülkenin genel dokusundan ayrı olmadığını, ateizmin de kendi Nihat Hatipoğlu kitlesi düzleminde seyrettiğini görürüz. Böyle düşünmek birçok sebepten bazıları:


1) Carl G. Jung, Henri Bergson, Einstein, Kant, Newton gibi yüksek akılların teizm temellendirmeleri, bunu yaparken hangi olgulara hangi yöntemlerle baktıkları ve en sonunda ortaya çıkardıkları bilgi ve perspektif sistemlerinin gelişmişlik seviyesi ile Diamond Tema gibi ateizm misyonerlerinin tartışmayı sınırlamaya çalıştıkları konuların sayı ve sayıdan ziyade türü ve bunların basitliği, geri kalmışlığı, zayıflığı ve darlığına bakıp karşılaştırın; üstelik daha yaptıkları mantık/muhakeme hatalarına (fallacy) hiç girmeden.

 

Bu karşılaştırmaya girmeden önce, sırf örneksiz bırakmış olmamak için, söz konusu mantık/muhakeme hatalarına bir tane örnek vereyim. Mesela: “Evreni yaratan yüce güç, Muhammed’e; git mağarada saklan, yoksa seni öldürecekler diyor! Koskoca Tanrı, birkaç müşrikten korkar mı? Canı veren sensin, alsana canlarını oracıkta ne bekliyorsun?” (1) Sorudaki düşünme düzeyinin “ergen” bile denmeyecek sefilliğine hiç bakmayalım. Sadece sorudaki mantık hatalarına bakalım. İlk olarak, “Tanrı’nın Muhammed’e mağarada saklan” dediği kendi iddiası veya varsayımı; dinin kendi iddiası değil. Yani din adına kendi uydurduğu şeyi, yani aslında olmayan bir iddiayı “çürütüyor”. İkincisi, din aslında bütününde bir argüman gibi ele alındığında, zaten ilk öncülü, insanların sınanacağı yani inanacak ve inanmayacak olanların ayrılacağı ve bunun akıl ve sabır yönünden kolay bir test olmayacağı. Dolayısıyla, Yaratıcı müşrikleri öldürerek kendiyle niye çelişsin ve Kendi koyduğu sınav ve kurallarını Kendi niye ihlal etsin. Bu mahkemede hakimin ihsas-ı rey yapmsı gibi olur ki, Diamond Tema’nın “akıl” diye salık verdiği şey, ancak aptalların yapacağı basitlikte bir mantık hatası, hem de ihsas-ı rey gibi bir hile.

 

Şimdi, bu örnekten önce bahsettiğim karşılaştırmayı yapabilmek üzere, şu sözlere ve ardındaki teistik akıl ve teistik merak düzeyine bakalım:

 

-Tüm öğrendiklerim beni adım adım Tanrı’nın varlığına dair sarsılmaz bir hüküme götürdü. Ben sadece kendi bildiğime inanırım. Ve bu inanmayı eler. Bu sebeple, Tanrı’nın varlığını inanç olarak görmüyorum. Tanrı’nın varolduğunu biliyorum. Carl G. Jung (2)

-Felsefenin azı, insan zihnini ateizme meylettirir. Ama fesefede derinleşme, aklı dine yaklaştırır. Francis Bacon

-Ben Tanrı’nın düşüncelerini bilmek isterim. Gerisi teferruattır. Albert Einstein

-Daha sık ve kalıcı şekilde üzerlerinde düşündükçe, iki şey sürekli yenilenen ve artan bir hayranlık ve haşyet ile zihnimi doldurur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası. Immanuel Kant

-Güneş, gezegenler ve kuyruklu yıldızların o en güzel sistemi, ancak ve ancak zeki ve kudretli bir varlığın niyet ve egemenliğinden doğabilirdi. Isaac Newton

 

Daha sayısız alıntı yapılabilir ama çok zeki ve yüksek akıllı insanların bu tür fikirlerine bakınca dikkat çeken şey şu: Yaratıcı’nın varlığı ile ilgili kanaatlerini ve dine inanıp inanmama gibi kararlarını herhangi bir dinin metinlerindeki tarihi ve coğrafi ayrıntılarla belirlemiyorlar. Kendi zekaları gibi daha keskin ve daha derin kavrayışlara yönelik işaretlerin ardından gidiyorlar: Tasarım, bilinç, bilme türleri, bilginin işlenişi ve anlama dönüştürülmesi süreçleri gibi evrenin altyapısı, arka planı, her an ve alanda içkin yasalarındaki akıl, bilinç, algoritma ve niyeti yakalamaya yönelik bir bilinç seviyesi. Kendilerinin de dediği gibi, gerisi teferruat. Göründüğü üzere, bu aklı kullanış biçimi, Diamond Tema tarzı akıl kullanım biçiminin tam tersi. Yüksek akılların esas ve ayrıntı ayrımı ile Diamond Tema’nın esas ve ayrıntı algıları zıt. Ayrıntıyı esas sanan bir akıl ne kadar zeki ve güvenilir kabul edilebilir?

 

Dinlerin kutsal metinlerindeki tarihi ve coğrafi ayrıntıların, mesela belli bir kıssadaki havarinin hangisi olduğuna veya bir peygamberin doğduğu köyün adına dair teredütlerin, o inanç ve dine yönelik esas kararı vermede ayrıntı olması, esas belirleyici kriter olarak alınmamasının haklılığına dair sadece bir gerekçe sunacak olursak; söz konusu tarihi ve coğrafi ayrıntıların çoğunun hem somut veri hem de dil/metin analizi, yorumlama ekolleri vb. açılardan çoğu zaman tek veya kesin bir kanaate indirilebilmesinin güçlüğünü hatırlatabiliriz.


Dolayısıyla, daha kendileri kati hükme bağlanamamış detayların, inanç-inançsızlık gibi daha büyük ve esas konulardaki hükümlere kriter yapılması akli, felsefi olarak saçmalık, muhakeme hatası olurdu ki, yüksek akıllar bu hataya düşmemiş. Neyin esas, neyin ayrıntı olarak alınması gerektiğini baştan doğru kavramış, takdir etmişler. Araba seçerken motor, emniyet, verim gibi hususlara ilişkin tasarım tercihlerine bakmak yerine rengine, selektör yaparken çıkardığı sinyal sesine, jantlarının ışıltısına bakmak gibi bir akıl ziyanlığı göstermemişler. Çünkü arabanın değerini belirleyen, o arabayı alıp almamaktaki ana kararı ortaya çıkaran şeyler, o ayrıntılar değildir. Din, inanç tercihlerini belirlemede de esas olan şey, kutsal ve insani kaynaklardaki tarihi-coğrafi ayrıntılar değil; o inancın toplam makuliyeti, iç-dış mantık bütünlüğü-tutarlılığı-sağlamlığı, yaşamsal işlevselliği, varlık ve yaşamı anlamlandırmadaki potansiyeli, tesir kabiliyeti, insana teklif ettiği ahlak veya hukuk sistemlerinin akıl ve hislerle temellendirilmeye yatkınlığı, evrenselleşebilme potansiyeli gibi şeylerdir. Karar verirken kullanılabilecek en güvenilir, fıtri ve yaşama içkin kriterler bunlardır.  

 

İnanç-inançsızlık konusunda karar verirken yüksek akıllı insanlar ile Diamond Tema’nın akıl kullanış tarzı arasındaki zıtlığa son bir örnek verecek olursak; İsrail-Filistin arasında taraf seçmeye, adil ve hakkaniyetli bir hüküm vermeye çalışan insanlar, doğaları çok farklı iki argümantasyon ve tartışma tipiyle karşılaşıyor:

 

-İsrail’i savunanların argümanları, tartışma konuları: “3000 yıl önce atalarımız burada yaşadı, bu toprağa tarihi aidiyetimiz var, Tanrı da bu toprağı bize vadetti, buradakileri çıkarıp bizim yerleşmemizde yanlış birşey yok, bu bizim doğum hakkımız. Filistinliler devlet olmayı haketmiyor, zaten Palestine uydurma bir kelime, Arapça’da p harfi yok esasında. Tüm olan biten Hamas ve 7 Ekim saldırısı yüzünden...”

 

-Filistin’i savunanların argümanları ve tartışma konuları: “Filistinliler de hepimizle eşit, aynı, doğuştan ve sonradan değiştirilemez insan haklarına sahiptir. 76 yıldır temel insan haklarına ve insan onuruna aykırı şekilde zulüm ve aşağılanmaya maruz kalmaktadırlar. Kendi topraklarında yaşayıp, kendi kaderlerini tayin edebilmelidirler. Üstün, seçilmiş bir ırk yoktur. İsrail’in eylemleri mevcut uluslararası hukuka göre soykırım tanımının tüm eşiklerini geçmiştir...”

 

Görüldüğü üzere, ilk argümantasyon tipi konuyu tarihi, coğrafi ayrıntılarda boğmaya, hapsetmeye çalışırken; ikinci argümantasyon tipi konuyu daha temel bir hukuk, makuliyet ve insaniyet düzeyine çıkarmaya çalışmaktadır. Diamond Tema’nın ateizm ve bilhassa İslam’ı tartışma tarzının da aynı İsrail’in argümantasyon tarzına benzediğini; zeki, derin, geniş, yüksek, bütüncül, temelden ve sağlam bir kavrayış ve muhakeme modeli izlemediğini; inancın fikrini, ruhunu, özünü zihnen işleyebilmek yerine kişilerini, olaylarını konuşmakla kalıp ötesine gidemeyen bir akıl türünü temsil ettiğini görebiliriz. 

 

2) Diamond Tema ve kitlesi, Batı Felsefesi’nce çoktan net şekilde çözülüp geride bırakılmış iki muhakeme hatasında ısrar ediyor; ateizm savunusunu ve özelde İslam karşıtlığını şu iki muhakeme hatasına dayandırıyor:

 

a) Ateizm basitçe inanç yokluğu ve karşıtlığı değildir; ateizmin kendisi de bizzat metafizik bir önermedir; Tanrı’nın yokluğuna inançtır. (3) Oysa Diamond Tema, ateizmin metafizik bir önerme veya inanç olmadığını, bilimsel bir yaklaşım olduğunu sanıyor. Popper, Kuhn, Kant, hatta Hume gibi filozoflara, epistemoloji ve özelde bilim felsefesinin günümüzde ulaştığı noktaya, “Demarcation Problem”  yani metafizik-bilim ayrımı konusuna ve sair alt konulara bakılırsa; ateizm-bilimsellik özdeşliği diye birşey olmadığı görülür.


b) Evrim teorisi ve ateizm felsefi olarak “mutually exclusive” yani birbirlerini karşılıklı dışlayıcı değildir. Başka deyişle, evrim teorisi ve ateizm arasında zorunlu nedensellik veya gereklilik yoktur. Evrim teorisi ne teizmi, ne de ateizmi zorunlu olarak işaret eder. Bu teori Tanrı’nın varlığı veya yokluğu gibi metafizik problemlere yönelik değil; dünyadaki canlıların türleşmesi, türlerin çoklaşmasını açıklamaya yöneliktir. Evrimi Tanrı’nın yokluğuna dayanak saymak isteyen ateistler kadar, onu Tanrı’nın metodu veya yaratış biçimi olarak gören teistler de vardır. Dolayısıyla, evrimle teizm veya ateizm ilişkisi bilimsel değil, metafizik yaklaşımlardır yani evrim teorisini teizm veya ateizme bağlamak da inanç meselesidir. Ancak Diamond Tema gibi ateistler, bu noktada da çok ciddi bir felsefi muhakeme hatası yaparak evrim teorisi ile ateizm özdeşliği kurmaya çalışmakta, kendi ateist inançlarını bilimsel çıkarım sanmaktadırlar.

 

3) Dine dışardan bakarken dinde hoşlarına gitmeyen şeyler gören insanlar, şöyle bir yanılgı yaşayabiliyor: İnananlar bunları ya hiç farketmiyor ya da sırf emredildiği için sorgulamadan kabul ediyorlar. Şu ihtimali hiç hesaba katmıyorlar: İnsanlar, bırakın İbrahimi dinler gibi davet gücü yüksek olanları, en tuhaf bir dine bile bağlandıktan sonra çok özel, kişisel, ruhsal deneiymler, hazlar, kazançlar yaşamaya başlıyor. Hissediyor. Ve o din veya inancın içinde hoşa giden ve gitmeyen parçalar olacağı realitesini kabul edip, kendine iyi gelen, hayatında işe yarayan ve hayatını anlamlandıran daha fazla kısmı olduğunu bizzat hissedip yaşayarak, kalanları tolere ediyor; hayattaki diğer herşeyle ilişkimiz gibi. Mesela devleti de, beğenmediğimiz çok şeyine rağmen, öyle kabul edip anarşizme tercih etmiyor muyuz?


Merak etmeyin, hiçbir insan gerçekten faydasını test etmediği, bişeyler aldığını hissettmediği birşeyi sürdürmez. İnsan son derece ekonomik bir varlıktır. Ortada bir takas var: Dinin bir kısmı haz, bir kısmı tahammül, bir kısmı yaşam desteği, bir kısmı güçlüktür. Din tekil, tekdüze, basit bir deneyim değildir. İnsanın insani otoritelerle deneyimi bile hep haz veya hoşnutluk değil. Sevdiğimiz, etkilendiğimiz, hayati, doğru veya anlamlı bulduğumuz yönler ağır basmışsa kafidir.


Mesela Isaac Newton’un sadece teist olmadığı, İncil’e de sıkı sıkıya bağlı olduğu bilinir. Isaac Newton gibi bir fizikçi ve matematikçinin, yani işi kesinlik, hassasiyet, doğruluk ve tutarlılık hesaplama olan birinin, birden fazla İncil olup aralarında ve her birinin kendi içinde tutarsızlıklar olduğunu bilmediğini, farketmediğini mi sanıyoruz? Elbette ki hayır. Aksine o bir bilim ve düşünce insanı, yüksek akıllı bir insan olduğu için, dine inancını belirlemede baktığı noktalar bunlar değildi; onun kafasındaki esaslar ve detaylar ayrımı, dengesi farklıydı. Bu yüksek akıl tavrı tıpkı şuna benzer: Parthenon’un tüm kırık-döküklüğüne, çevresinin değişmişliğine rağmen onun Parthenon olduğunu biliriz, onda bugün de Antik Yunan’ı görürüz. Veya haklarındaki aslında kimin kim olduğu, hangisinin aslında ne söylediği gibi anlaşmazlıklara rağmen, Sokrates, Platon ve Aristo’yu okuruz. Başka bir şey için okuruz onları. Haklarındaki rivayetlerin netleşememesi, onların ve söylediklerinin kıymetini ve bizim onları okuma nedenimizi değiştirmez.


Aksi bir tavır ise, mesela bazı ırkçıların “aslında Türk değildi, Afgandı, İranlıydı, Moğol ajanıydı, eşcinseldi” gibi gerekçelerle Mevlana’yı okumayı reddetmesine, ondan nefret etmesine benziyor. Bu iddiların doğru veya yanlış olmasının hiç önemi yok. Irkı veya yaşadığı politik atmosferle etkileşimi sebebiyle kendini Mevlana’dan mahrum edenin zeka potansiyeli, akıl olgunluğu ve kapasitesi hakkında olumlu düşünülebilir mi? İşte Diamond Tema’nın inanca bakışı da biraz böyle. Mevlana’ya baktığında edebiyat, esriklik, aşk, acı, sezgi, varoluş bilinci değil de; ırk, köken ve sair şeyler görenler, ötesine geçemeyenler gibi.


Bu akıl farkına bir başka örnek, basit insanlar Amerika ve Asya’daki yerli kabilelere bakınca “ilkellik”, çıplaklık, kabalık görürken; Claude Levi’Strauss gibi antropolog onlara bakınca kompleks dil yapıları, komples sosyal dinamikler, tabiata güçlü hakimiyet, modern insandan daha ileri bir doğal sistemlere duyarlılık yetisi ve sair şeyler görüp, “ilkel” kelimesinin anlamını değiştirmiş; modernist epistemeyi sarsıp, günümüz insanına cehaletiyle beraber dünyayı yeni ama daha ileri bir akılla okumayı göstermiştir.


Varlık ve hayata yönelik bu akıl kullanım farklarına son bir örnek, Avatar filminde gezegeni kolonileştirmek isteyenler ile olduğu gibi koruyup incelemek isteyenler arasındaki akli farklar olabilir. Her iki grubun yönetimi de bilim insanlarından ve icraatlerinin bilim adına olduğunu iddia edenlerden oluşuyordu. Ancak iki grubun bilimin tanımına, işlevine, doğaya ve yaşama dair görüşleri çok farklıydı. İlk grup, daha güçlü canlı türünün diğerini ortadan kaldırmasını veya ekosistemin zarar görmesi pahasına madenlerin işlenmesini medeniyet ve bilim gereği sayarken; ikinci grup önce gezegendeki hayvanlar hatta bitkiler arasındaki gelişmiş iletişimi çalışıp anlamanın, sonra da bu karmaşık iletişim ağlarının üzerinde ve onları mümkün kılan bir bilinci kavramaya çalışmanın esas bilim olduğunu düşünüyordu.


Görüldüğü üzere, bilimin gücü olguların ve bilgilerin tamamını birbirlerine ve sonunda bir anlama bağlamaya yetmez. O yüzden kendisinden sonra işi metafiziğe bırakır. Metafizik, akıldan uzak veya azade alan değil; aksine artık aklın algı, veri vs. yerine tüm yetkiyi en üst kapasitede kullandığı, kullanması gereken alandır. Dolayısıyla inanç, dış dünyanın hazır sunduğu birşey değil; kişinin niyeti, hazırlık ve altyapı durumu, evrenden gelen verileri karmaşıklığıyla beraber işleyebilme kapasitesi, aklı kullanım biçim ve tercihi gibi birçok faktörün doğru kimyalarda etkileşimine bağlıdır. “Müziği duymayanlar, dans edenleri deli sanabilir” gerçeğince; bazı ileri kavrayış ve duygulara yabancı olanlar da, inancı saçmalık sanabilir.


4) Son olarak, ateizmin kendisinin bir “sales pitch”i yani satış/pazarlama konuşması, bizatihi davet gücü yoktur. Dinleri veya kendisi gibi başka metafizik inançları eleştirmeye çalışır ama o dinler veya inançlardan bağımsız olarak salt kendisinin insanlara bir vaadi, sunabildiği bir ürün veya faydalar yoktur. Ateizmin kendisi, aklın en üst noktada kullanımını gerektiren “varlığı anlamlandırabilme kabiliyeti”nden yoksundur. Bir metafizik inanç için bundan daha büyük bir eksiklik, yetersizlik, gerçeklikten kopukluk ve insana yabancılık olabilir mi?

 


Notlar:


1)  Ateist TV (@Ateist_TV) adlı Twitter hesabının 16.09.2023 tarihli paylaşımı.

 

2)  Frederick Sands, 1955, Men, Women and God: An Interview with Frederick Sands – Part 5: I believe in God (Daily Mail) in Heisig J. W., 1979, Imago Dei: A Study of C.G. Jung’s Psychology of Religion, London: Associated University Presses, p.90.

 

3)  Atheism and Agnosticism, Stanford Encyclopedia of Philosophy.

       


Aslı R. Topuz


19 Haziran 2024

Comments


Post: Blog2_Post
bottom of page