• Aslı R. Topuz

Kutsamak

Zekanın derecesini belirlemek görece kolay olsa gerek. Geçerlik ve güvenilirlikleri tartışmalı da olsa, zekanın miktarı hatta türüne ilişkin değerler üreten testler ve onların sonuçlarına ilişkin yorumlar var elimizde. Peki aklın tonları, aklın modları, zenginliği, yoksulluğu, hatta aklın karakterlerinden bahsetmek mümkün mü? Bence olmalı. Mesela aklın romantize eden tonu, ters yüz eden, sessizce demlenen tonu, yaş ilerledikçe “normal”in içinde daha da aşağılara çökelen ama tıpkı dip canlıları gibi karanlıkta bile keskin görmeye başlayan akıl tonları... Şu an özellikle merak ettiğim ise, romantize etmek ile tüm süslemelerden sıyrılarak düşünmenin farkı. Matematikte x, y, z’ye farklı değerler verince sonucun değişmesi gibi, bu iki farklı düşünmenin de herşeye nasıl farklı değerler, anlamlar verdiğini ve dünyayı, bizi nasıl değiştirdiğini merak ediyorum.


Romantize etmeden düşünmenin güzelliği diye birşey olsa, ilk aklıma gelen örnekleri şunlar olurdu:


1) Elizabeth Barret Browning, “When Our Two Souls Stand Up Erect and Strong” şiirinde sevgilisine göklerde meleklerle çevrelenmiş, onların müziğini duyarak ve hiç korku duymadan bir aşk yaşamaktansa, yeryüzünde tek gün ve ölümlü olmanın tüm korkularını hissederek bir aşk yaşamayı tercih ettiğini söyler. Çok dikkatli düşünülürse, süssüz, imgelerden soyulmuş bu aşk, çok daha dolu, gerçek ve güçlüdür. Kaybedilmeye yakın herşey gibi.


2) Shakespeare, 130. Sone’sinde sevgilisinin ne gözlerinin, ne kokusunun, ne sözleri veya yürüyüşünün, ne de başka birşeyinin güzel olmadığını, ama yine de onun tüm bu aleladelikleriyle eşsiz olduğunu anlatır.


3) Son Samuray filminde, hayatı boyunca mükemmel açan çiçeği arayan son samurayın, ölmeden hemen önce gözlerinin önünden rüzgarda savrularak geçen çiçeklere bakıp, “Hepsi mükemmelmiş” deyişi, güzel bir kırılmadır.


4) Beyaz Zakkum romanında Ingrid, çok genç yaşta anne olmanın buhranıyla başa çıkamaz ve bebeğini komşusuna bırakıp kayıplara karışır. Uzun zaman sonra geri döner ve bebeğini geri alır. Kızı Astrid büyüyünce bunu öğrenir ve sarsılıp annesinden uzaklaşır. Ingrid kızına onu sevdiğini anlatabilmek için şu cümleyi kurar: “Yanlış soruları soruyorsun. Neden gittiğimi değil, neden döndüğümü sor bana.” Bunu duyunca Astrid’in acısı yatışır, bakış açısı değişir.


5) Nigel Watts’ın Sevginin Yolu adlı Mevlana biyografisinden iki sahne kalmış aklımda. Birincisinde, genç Mevlana sabah çok erken saatlerde Konya sokaklarında gezer ve ışığı yanmayan evlere bakıp sabah namazına kalkmadıklarını düşünerek onlara gücenir; içinde kırgınlık ve uzaklaşma isteği büyür. Yıllar sonra ise, Şems’i kaybetmiş ve onu gizlice katledenin kendi öz oğlu olduğunu öğrenmiş, böyle tarifsiz acılarla yaşlanmış Mevlana, yine Konya sokaklarını gezer, yine karanlık ve aydınlık evler görür ve bu kez hepsine karşı içinde sevgi, merhamet büyür.


Bu örnekler bana hayatı, insanları ve aslında herşeyi, onları romantize etmeden, onlara kaldıramayacakları anlamlar yüklemeden, onları kafamızda kutsamadan sevmenin güzelliğini ve doğruluğunu anlatır. Sevgili çok güzel olmak, aşk göksel veya ölümsüz olmak, bir çiçek kusursuz simetrik olmak, bir anne tamamen tereddütsüz olmak, bir cemaat hatasız, günahsız olmak zorunda değildir. Onlara bu anlam ve yükleri yüklemektir kutsamak. Kutsamak, bir bakıma çarpıtmak, şeyleri olduklarından farklı veya fazla görmeye çalışmaktır. Kutsamak, onları olmadıkları, olamayacakları şeyler olmaya zorlamaktır. Hem akıl hem duygu hatasıdır. Zamanla etik bir hataya da dönüşür. Birşeylerin kusurlarını görünce sarsılmak ve kopmak, aslında o şeyleri ve onlara dair kavramları önceden kafamızda kutsamış olmanın, romantize etmenin ve dolayısıyla o varlığa zulmetmenin dışavurumudur. Sahabelere baktığınızda, erdemler ve günahlar iç içedir; romantize edilmemiş, gerçek insanlardır. Peygamber onların en göz kamaştırıcı hallerini bildiği gibi, en alelade, hatta günahkar hallerini de bilir ve onları sevmeyi bırakmaz. Kutsamak, bir topluluğun hatasız, masum olduğunu iddia etmek midir, yoksa kusurlarını görünce yıkılmak, düşman olmak mıdır diye sorarsanız, bence daha çok ikincisidir. Kusurlarına rağmen kalıp sevmek, kusur yakıştırabilmek, kutsamadan sevmenin adıdır. Kusur görünce dağılmak veya düşman olmak ise gizli kutsamışlığın adı. Dünyayı, insanı, kendini tanıyan, demlenmiş ve berrak bir akılla bakabilmek; hiçbirşeyi kutsamadan, her bir varlığın normaline, kendiliğine, bizim romantizmimizden ve beklentilerimizden bağımsız, müstakil bir varlık oluşuna saygı duyarak, olgunlukla ve şefkatle bakabilmektir. Yaratıcı’nın ahlakıyla, O’nun baktığı gibi...


Yazar: Aslı R. Topuz